3 Yorum

Düş

Bilmek mi merak etmek mi? Bilginin tersi merak etmek olabilir ya da gizem, ihtimal. Ben merak etmeyi, ardından ne geleceğini bilmemeyi tercih ediyorum. Bilgi, her zaman gerçekten bir armağan mı? Mesela bilmeden sokaklara adım atan ben, yolda yürürken bilemeyeceği yüz binlerce şeyi görecek, şaşıracak, tahmin etmeye çalışacak, bir sürü hikaye yaşayacak! Bu harika bir şey değil mi? Bilirsem çevremdeki her şeyden büyük olduğumu sanacağım belki de. Oysa büyük olduğumu sanmazken her gün yeni keşifler yapmıyor muyum?

Ben çok hayal kurarım. Eskiden kalan bir alışkanlık. Çocukluğumda zorla yatırıldığım öğlen uykusu, benim için hayal kurma saatine dönüştüğünde artık isteyerek yorganın altına giriyordum. Son zamanlarda sık sık aynı düşü kurarken kendimi buluyorum.

Bu hayal bir kaçış planı!

Küçük, sakin, zamanın yavaş ilerlediği, yeşille mavinin karıştığı bir yerde doğama uygun yaşadığımı hayal ediyorum. Hız, telaş, koşturmaca, stresin olmadığı bu yerde, kumsalda oturup günün doğuşunu ve batışını izliyorum. Çok mutlu ve huzurluyum. Her gün doğa, uykusundan uyanırken ben de yogamı yapıyorum, sonra kitaplarıma gömülüyorum, içimden gelirse bir şeyler de yazıyorum. Keyifli, acelesiz bir kahvaltı hazırlıyorum. Rüzgar tatlı tatlı eserken, günün geri kalanı için hiç plan yapmadığım bir hayat beni bekliyor. Oğlum ve köpeklerimle beraber dilediğim gibi zaman geçirebilirim, denize girebilirim, yazı yazabilirim, kitap okuyabilirim, dans edebilirim, film izleyebilirim, yürüyüş yapabilirim… Her gün bu hayali kuruyorum. Hem korkarak hem de gözü kara bu serüvene atılmayı düşleyerek. Kanserle yüz yüze gelmiş biri olarak belki eskiye göre daha cesur da olabilirim. Zamanla ilişkim değişti, çok az zamanım kalmış gibi hissediyorum.

Hayal etmek, mutluluğun sahip olunacak bir düşte saklı olduğuna inanmak çok eski, beynimin derinliklerinde bir alışkanlık.  Şu içinde bulunduğum andan beni uzaklaştırdığını biliyor olsam da zihin oyunlarına engel olmak da öyle kolay değil! Hayat geçmişten ve gelecekten değil de şimdiden ibaret. Geleceğe dair kurduğum her düş, beni bu anı yaşamaktan alıkoyuyor. İçinde bulunduğum şartlardan memnuniyetsiz bir ben yaratıyor. Mesela bu düşü en çok ne zaman kuruyorum? Canım sıkıldığında, endişelendiğimde, kendimi kötü hissettiğimde, az zamanım kalmış gibi hissettiğimde…O halde böyle anlarda zihnime mutsuz bir çocuk gibi yaklaşıp elindekilerle ne yapabilirsin? Bu düş gerçekleşmezse ne olur? diye sorup ona şevkatle yaklaşabilirim. Belki böyle böyle beynimin derinliklerindeki bu alışkanlık da dönüşmeye başlar.

Tarlama sevgiyle, inançla bir tohum ektim. Acelesiz, telaşsız, kaygısız, beklentisiz, sabırla bekliyorum. Meraktayım!

 

by-jacquelin-de-leon


Yorum bırakın

Yolcu

#28günyoga’nın 17. günü! Anlık haz maymununun istediğini yapmayışımın ise bugün 9. günü! Aynı zamanda kırmızı çadırdaki 3. günüm😊 Tam üç gündür sabahları karın ağrısıyla gözlerimi açıyorum. Yüzüme yayılan gülümsemeyle karnımı sevip, okşuyorum. Yataktan kalkmak için acele de etmiyorum, renkli günlerin tadını çıkarıyorum. İnsan kaybedince anlıyormuş değerini… Şükür kavuştum! En son 6 Nisan’da vedalaştığım kırmızı çadıra, 13 Haziran’da yeniden kavuştum☀ Bu gün içimden hep yazmak geldi, sürekli karaladım bir şeyler. Sonra Cansu – yiğenim/ ilk göz ağrım- bana kendi deyimiyle “hayat duasını” gönderdi. Bir an içimdeki herşey sustu. Kelimeler sustu!
Bu dünyada her gecenin bir sabahı var! Her sıkıntının bir oh çekişi, aydınlığı var. Önemli olan niyet etmek ve yaşamak…
Ne zaman dara düşsek gücümüzü topladığımız bir şiir var! Bize sabretmeyi ve güçlenmeyi hatırlatan! Belki senin de yüreğine rüzgar gibi esip, ışık tutar bu şiir.🙏💫

Yolcu

Görüyorum ki, bir an önce varmak istiyorsun oraya. Gerginsin
kıpır kıpırsın, soluk soluğasın, yay gibisin ey yolcu
coşkunluğun ne güzel, öfken ne güzel
Sana selam, sana saygı
ey yolcu

Fakat düşündün mü yolunun uzunluğunu ?
Neler var yolunun üstünde, düşündün mü?
Koşar-adım aşabilecek misin şu dağı, geçebilecek misin
bu hızla şu beli, tırmanabilecek misin bu solukla şu sırtı ?
Ovada dikenler yollara uçmuştur, kuru dereleri seller basmıştır,
kar yağmıştır belki o tepelere ? Böyle, uçar gibi geçip
gidebilecek misin oralardan, hemen varabilecek misin oraya ?
Belki sırtlanlar üşüşmüştür leşlere, kuzgunlar tutmuştur belki
yolları. Belki silinmiştir ayak izleri yolcuların.
Bütün bunları düşündün mu ey yolcu ? çünkü sen, ne ilk yolcususun
bu yolun, ne de son.

Derim ki sana :
Nehirler boyu git
Nerelerde ve niçin durgundur nehirler,
nerelerde ve niçin hırçındır nehirler,
nerelerde ve niçin mendereslidir,
nerelerde ve niçin çağlayanlı ve de çavlanlıdır nehirler,
gözlerinle gör, duy kulaklarınla
Gör ve duy ki, nasıl varır nehirler denizlere

Derim ki sana :
Denize varmaktır amacı nehrin, denize varmak, ey yolcu
Büyükse dağ, aşamıyorsa üstünden nehir, dolanır çevresini dağın.
Büyükse kaya, söküp atamıyorsa nehir, birikip birikip taşar
üstünden, dolanır yanını yöresini. Yokuşsa yolu, koşamıyorsa
menderesler çizer nehir. uçurum çıkarsa önüne, kapıp bırakır kendini
nehir, açar kanatlarını; varır varacağı yere, oraya denize

Derim ki sana :
Nehirler boyu git ve gör nehirlerin nasıl yol aldıklarını
sen de bir nehirsin ey yolcu
Senin de varmak istediğin bir yer var
Gerçekten varmak istiyorsan oraya, nehirlere iyi bak
Engeller
nasıl aşılır, öğren nehirlerden
Yarı yolda yokolup gitmek değildir
amaç, nehirler gibi akıp, nehirler gibi ulaşmaktır oraya
Varmaktır oraya, ey yolcu

Derim ki sana :
iyi oku yolunu, avucunun içi gibi bil
Dizlerini, ciğerlerini,
yüreğini sıkı tut, iyi dengele
Ovada koşar gibi vurma kendini
dik yokuşlara
uçuruma atlar gibi bindirme kayalara
“daha koş, daha koş” diye alkış tutanlara kanıp da, kesilip
kalma yarı yolda
Dipdiri varmalısın oraya
Hız koşusu değil bu,
ey yolcu, engelli koşudur bu
Engelleri aşa aşa, gücünü koruya
koruya varmalısın oraya
çünkü oraya varmaktır amacın, koşmak değil
Boşuna sevmedim nehirleri
Aktıkça büyümesi boşuna değil
nehirlerin
Akan büyür, ey yolcu
“erişir menzil-i maksuduna aheste giden” demiyorum ben sana,
“tiz reftar olanın payine damen dolaşır ” demiyorum. Böyle
demiyor çünkü nehirler. Duracaksın, dolacaksın, atlıyacaksın,
aşacaksın, koşacaksın ve varacaksın oraya, diyor nehirler.
öyle diyorum ben de
Beni dinle, beni anla ey yolcu

adım adım
kulaç kulaç
ilerliyor nehir
yoklayıp
araştırarak
tartıp
dengeliyerek
adım adım
pençe pençe
ilerliyor nehir
birdenbire koçbaşı
birdenbire ipek bir çarşaf
ve balıklar kurbağalar yosunlar
köprüler ve yoksul değirmenleri bozkırın
birdenbire bir uğultu
birdenbire bir kıyamet
bindirip
çekilerek
çekilip
toparlanarak
varıyor cüceleşip
devleşerek
varıyor
nehirlerce kahkalarla

şarkılar söylemeliyim
nehirler gibi uzun
nehirler gibi kollu
nehirler gibi hırçın
ve yumuşak
ve nehirler gibi
dur
durak bilmeyen şarkılar söylemeliyim

gitmek
nehirlerle yanyana
gitmek
nehirler gibi zor
nehirler gibi çetin
nehirler gibi umutlu
gitmek
nehirlerden de öteye
oraya
taaa oraya
o büyük kurtuluşa
yüreğim
yaralı kuşum
topla ve aç kanatlarını

Hasan Hüseyin Korkmazgil

4199068-river-across


2 Yorum

Eve çadır mı kursam?

Alarm çalmadan yine gözlerimi açtım. Saat altı olmamış! Yataktan kalkmadan içimdeki ses “Bugün Dolunay!” diye fısıldadı. Yataktan kalktım, Rüzgar’ın üstünü örttüm, sonra her zaman yaptığım gibi pencerenin önüne yürüdüm. Çömeldim, ellerimle dizlerime sarılıp küçüldüm. Doğanın nefesine insan nefesinin çok karışmadığı bu zamanlarda ben de kendimle buluşuyorum. Yağmur yağıyordu. Evrenin güçleri içimdeki alevi fark etmiş de bir yardım dalgası göndermiş gibiydi. Sanki su damlaları kalbimin üstüne damlıyor, içimi ferahlatıyordu! Kızım olsaydı adı Yağmur olacaktı diye içimden geçirdim. Su damlalarını izlerken akşam dinlediğim şarkının sözlerini mırıldanmaya başladım. “Her şey seninle güzel, yolda yürümek bile! Olmayacak düşlerin, peşinde koşmak bile! Her şey seninle güzel, bu toprak bu taş bile! İçimdeki bu korku, gözümdeki yaş bile! Beklenmedik bir anda, ayrılık gelip çatsa, seninle paylaştığım tek bir gün yeter bana!” Gözlerimdeki yaşları silip, kahvaltı hazırlamaya koyuldum.

#28günyoga’da 11. gün ve yogasız bir gün. Yazımın başında belirttiğim gibi bugün Dolunay! Biz Dolunay ve Yeniay’da yoga yapmıyoruz. Peki neden?  Çünkü yeryüzündeki suların Dolunay zamanı Ay’ın kütle çekimine yenik düşerek gelgitler oluşturması gibi yaklaşık yüzde 65-70’i sudan oluşan bedenimizin enerjisi daha çok kafamıza doğru yükseliyor. Bizim de içimizde gelgitler oluşmaya başlıyor, bu da insanı dengesizleştirebiliyor, ruh halini etkiliyor, daha hassas ve kırılgan olabiliyoruz. Kafalar başka yerde olduğu için vücudu sakatlanmaya açık olduğumuz bu günlerde yoga yapmıyor, kendimize dikkat ediyoruz.

Dünkü yazımda nefse karşı verdiğim mücadelede attığım adımdan bahsetmiştim. Anlık haz maymununun istediğini yapmayışımın bugün üçüncü günü! Gece yazımı okuyan yoldaşlarım “yanındayız mesajları” yazmışlar. Burçe, “Kocaman bir savaşçısın! Nietzche’in çok güzel bir sözünü bana hatırlatmış. “Yüksel ve neyin üstesinden geldiğine bak!” diye yazmış. Ayça “Acaba içindeki maymuncukların hepsini aynı anda susturmaya çalışmasan mı? Adım adım, birini iyice susturduktan sonra mı sıra ötekine gelse!” demiş. Rahatsızlığım sonrasında kendime yüklenmemi istememiş, bana kıyamamış! Ayça’nın sözlerini çok düşündüm aslında. Hem sadece bu kez değil her bırakmayı denediğimde! Hep acı/kaygıyı erteleyecek bahaneler buldum, bulduğum bahanelere de inandım! Önceleri ritüellerimi sıralayıp, en az kaygı duyduğumdan başlayıp, adım adım ilerlemeye çalıştım. Birinci, ikinci derken üçüncüye gelemeden, başa dönüyordum. Hem de her denemem de!Çünkü insan en çok kendini kandırıyor! Sonraları anladım ki insanın en büyük dostu da düşmanı da yine kendisi! 🙂 Takıntılı zihinler çok farklı çalışır. Her türlü detayı düşünürler, en ince ayrıntısına kadar. Beş duyuları inanılmaz gelişmiştir. İnanılmaz iz sürerler. Takıntı ve düzen konusunda her şeyi detaylı planlayabilirler. Mesela dün mata uzanmış size bir önceki yazımı gönderirken yine beni bu durumdan biraz olsun kurtaracak bir fikir bulmuştum bile! “Eve çadır mı kursam? dedim kendi kendime. 🙂 En azından temiz temiz içinde yatıp kitap okuyabilirim. İçine kimse de girmez, dokunmaz. Az önce de internetten karavanlara bakıyordum. Yani bizde fikirler ve çareler tükenmez. 🙂

Bir zamanlar bu konuda destek aldığım bir psikoloğu ikna etmeye çalışırken kendime şaşıp kalmıştım. Tamam sırtımda taşıdığım ritüellerden vazgeçeceksem pekala bir oda tutup arada sırada oraya gidip zaman geçirebilirdim. Ortak yaşadığımız ev dışında kendime ait ufacık bir alanım olsa başaracaktım! Kimse beni anlamıyordu! Psikolog “Bence o evden bir süre sonra ortak paylaştığınız eve gelmek istemezsin” demişti. Ben de “Nerden biliyorsunuz? Ben sevdiklerimi özlerim, sadece bir gün” diye ikna etmeye çalışıyordum. Daha neler neler… Her yolu deniyordum! Bir çocuktan farkım yoktu! Hala da yok. Yeter ki içimdeki kaygı ve korkunun üstünü örteyim, bir güzel bu konuyu erteleyim. Anlık haz maymununun istediği olsun. 🙂

Yoga’da hareketler var olan yapının (fiziksel, enerjisel ve zihinsel) kırılması ve yeniden yapılandırması için tasarlanmış. Defne hocamın da söylediği gibi bu süreci içimizden geldiği gibi yaşarsak, hikayemizi yeniden yazmak yerine kendi hikayelerimiz içinde döner dururuz. Robert Svaboda “Bugün pek azımız kalbimizin sesini duyma yeteneğine sahip! İçimiz diye duyduğumuz şey aslında zihnimiz. Ve zihin daima kendini iyi hissetmeye, zevke doğru yönlendirir.” demiş. Dolayısıyla içimize bırakırsak yogayı ya da benim şuanda bırakmayı istediğim alışkanlığımı, zihin iyi hissetmeye zevke doğru yönelip bizi başladığımız noktaya geri döndürecektir. Daha önce defalarca yaşadığım tecrübelerimden ne kadar doğru olduğunu biliyorum.

Sıkıntı ve acının içinde kalıp benim için normalleşmesini, geçmesini beklemeye niyet ediyorum. Bu kez acıya karşı koymaya son verip aynı bulutlar gibi gitmelerini bekleyeceğim. Bu süreçte de yanımda olduğunuzu bilmek bana güç veriyor. 

Akşam siz de Dolunay’ın güzelliğine doyasıya bakıp tadını çıkarmayı unutmayın!

dolunay


Yorum bırakın

Sil Baştan …

Bütün gece huzursuz, uykuyla uyanıklık arasında gidip geldim… İçimden “Olmayacak! Nasıl bu acıya, kaygıya dayanacağım!” deyip durdum. Saat 6’da alarm çalmadan ben yataktan kalkmış, ısınmalara geçmiştim bile. Virastana’ya geldiğimde yorulmuştum. Zihnim tüm gece yorgun düşmüştü, şimdi bedenim de kendini bırakıyordu. Üç nefes alarak devam ettim. Samakonasana’ya geldiğimde yine bacaklarım açılmak istiyordu ama zihnim henüz serbest bırakmıyordu. Hanumanasana’yı yine duvardan destek alarak çalıştım. Prelüd’ün sonunda gecenin huzursuzluğu gitmiş, kendimi bırakmıştım. Asanaların sonunda mata uzandım. İçimdeki anlık haz maymunu benimle konuşmaya başlamıştı bile…

Hiç beyninizin sağlıksız çalıştığını düşündüğünüz bir kısmının alınmasını istediniz mi? Ya da “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” filmindeki gibi hafızanızdan alışkanlığınızla ilgili tüm anıların silinmesini? Kendine gerçeği söyle Aylin! Sen bir korkaksın! Sen bir erteleyicisin!

Hem de usta bir erteleyicisin! Onca yıl, “Şimdi Rüzgar küçük biraz büyüsün sonra, hele bir okulum bitsin sonra, yeni evimize taşınalım bırakıcam” sarmalına girmişim. “Bu kaygıyla nasıl baş edeceğim, çok da acı çekeceğim, şimdi değil, üzgünüm!” deyip içimdeki anlık haz maymunun istediğini yapmışım. Sanırım az önce içimi çektim. Aynen bahaneler ürettiğim anlardan sonra içimi çektiğim gibi. Nedir bu kaygı, korku meselem? “Temizlik ve Düzen Takıntısı”. Ben alışkanlık demeyi daha çok seviyorum. Obsesif Kompülsif Bozukluk, takıntılı düşüncelerin günlük yaşamı etkileyecek, günlük aktivitelerimizi kısıtlayacak duruma gelmesi, her yüz kişiden 2-3’ünde görülüyor. Yani evimde rahat ve huzurlu olabilmemin yolu temizlik ve düzenle ilgili bir takım ritüellerin gerçekleşmesine bağlı. Sadece evimde bu şekilde ritüellerim var. Onun dışında özgürüm. Aynı zamanda bu kurallara evde yaşayan herkes de uymalı. Ne kadar zor diye düşündüğünü duyar gibiyim. Evet gerçekten çok zor hem yaşayan hem kontrol eden -ben- için. 

Biliyorum hepimiz biraz erteleyiciyiz. Hepimizin durumu bazılarımızınki kadar berbat olmayabilir tabii. Hayat takvimime uzunca ve dikkatli baktığımda tam 16 yıldır ertelediğim alışkanlıklarımı görüyorum. Bunca yıl çok defa bırakmayı, azaltmayı denedim, destek aldım. Eve yardımcı bayan alamazken, evdeki genel temizliği yapmayacak noktaya kadar geldim ama devamını getiremedim. Bir ileri bir geri adımlar atıp durdum ama sonuçlandıramadım, hep pes ettim. Aslında yazılacak çok şey var bu konuyla ilgili, değişik hikayelerim var. Yaşaması zor ama dinlemesi keyifli. 🙂 Bunlar da başka bir yazıya kalsın. 

Dün karanlıktan aydınlığa giden yolda bir adım attım. Bugün ikinci günüm. #28günyoga’da onuncu gün. Anlık haz maymununun istediğini yapmayışımın ise ikinci günü. Nefse karşı verdiğim mücadeler çoğaldı. Yoga, yemek, takıntılarım. Bunu yazarken de acı çekiyorum. İçimden bu yazıyı burada bırakıp, işten kaçıp evi temizlemek geçiyor. Yine içimi çektim! Derin bir nefes aldım. Defne hocamın dediği gibi “Zihnin tüm hikayelerine özellikle bizi şefkatli bir dost gibi dinlenmeye, kafayı takmamaya, rahat olmaya, boş vermeye davet eden o iç sesi kısa bir süre kısma” zamanı. 

Biliyorum her acının, kaygının sonunda “yeni bir şey” doğar. “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” filmindeki gibi hafızamdan takıntılarımla ilgili anılarımın silinmesini artık istemiyorum. Çünkü o anıların içinde ben varım, sevdiklerimle, iyisiyle kötüsüyle geçen bir ömür var, hikayelerim var…

Umarım bu sefer hasat zamanı gelir! Şuan matıma uzanmış, bugün işte yazdığım yazıyı son bir kez okuyup sizinle paylaşıyorum.

İyi uykular, tatlı rüyalar.

Yarın sabah Samapada’da buluşmak, kavuşmak niyetiyle…

eternalsunshine


2 Yorum

Yeryüzünde her canlı bir gün evine geri döner…

Sizinle beraber her sabah, günlük yaşamın ilk sesleri işitilmeden kalkıp niyet ederek yogamı yapıyorum.

Sevgili ve saygıdeğer 28 gün yoga yoldaşları! İlk yoga yazımı size ithaf etmeme izin veriniz lütfen:) Sizden aldığım ilhamla kelimeler kanatlanmaya başladı. Her birimiz evrende eşsiz ve benzersiz olsak da duygular, hisler ne kadar benzer ne kadar ortak! İşte ben de elimden geldikçe aranıza katılmaya, hislerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Defne hocamın dediği gibi “Her gün yazmak şart değil, yoga yapmaya niyet etmek yeterli.”

Bu sabah 5’te saat çaldı. Üstümü giyinip, dişimi fırçalayıp Gayrettepe Atölye Yeşil’e doğru – Şirince sonrası ilk yoga dersimiz için- yola koyuldum.

Özlemişim sınıfımı, canım Sangha’yı. Yoga yoldaşlarıyla etkileşim halinde olmak, kendi nefesini hissederken daha büyük bir dalga nefesi hemen yanında hissetmek harika bir şey! Bugün Pınar’a, Şirince’de yeni öğrendiğimiz hareketlerle ilgili bolca soru sorduk. Hanumanasana ve Samakonasana hareketlerine yoğunlaştık. Ders nasıl geçtiğini anlamadan bitmişti bile.

Çıkışta tek başınalığın tadını çıkardığım, son zamanlarda yaşadığım yoğun duyguları sindirdiğim Cafe Gravite’ye kahvaltıya gittik. Oya, kahvaltı sonrasında doktora gitti, biz de Ayça’yla beraber kendi kabuğumuza çekilip yazmaya koyulduk. Ayça’nın da doğası benim gibi içe dönük, dış dünyadan çok kendi içinde olup bitenle ilgili. Fonda çok güzel bir müzik eşlik ederken, çayımı yudumlayıp düşünce dünyamın kapısından içeri dalıyorum.

“Bu hayat mı yaşamak istediğin? Hayatında olmasını istediğin şeyleri daha ne kadar erteleyeceksin?”

Bundan bir yıl önce Pınar’a bir mail atmışım. Dün mail temizliği yaparken rastladım yine. Pınar’a “Hazır olduğumda yolumu değiştirmek istiyorum.” diye yazmışım, o da bana “Hiçbir zaman tam manasıyla hazır olmuyorsun. Yolunu değiştirmek için biraz gözü kapalı dalmak gerekiyor, diğer bir açıdan baktığında da gerçekten hazır olmak gerekiyor” diye yazmış. Kendi doğama uygun, evrenin gücüne, içimdeki güce güvenerek yaşamak istediğimi niyet etmiştim. “İhtiyacım olan her neyse almak için hazırım” demiştim. Şimdi geriye dönüp baktığımda, evrenin bu niyeti hayata geçirmem için beni hazırlamaya çalıştığını görebiliyorum. Her şey o kadar güzel planlanmış ki! Benim gördüklerimi görseniz, siz bile inanamazsınız! Pınar’cım artık yaşamak istediğim hayatı senin deyiminle “derin sulara güvenle dalış yapmak” için hazırım. Pek az kişi vardır, gezegene benzerler, belli bir yörüngede ilerler, ne istediklerini bilir, kendi doğalarına uygun izleyecekleri yolu gönüllerinde bilirler. O yolu hayatları boyunca takip ederler. Ben o gezegen insanlardan değildim. Kendi içimdeki sesi işitmeme rağmen yolumu şaşırmıştım, dünya dertleriyle uğraşmaktan içimdeki sesi duyamaz olmuştum. Omuzlarıma taşıyamayacağım kadar yük almıştım. Gerçek olmayan kaygılar üretmiş, bu kaygıların gerçek olduğuna inanmıştım. İşte yoga yaparak bedenimin en derinlerindeki hayatı hissetmeyi öğrendim, öğreniyorum. Suyun derinlerine daldım, kayanın arkasında saklanan rengarenk bir balık gördüm. Kayanın arkasına saklanmıştı ve bana bakıyordu. Esas “beni” görmüş gibiydim. Nefesimi tuttum öylece bakıştık. Suyun yüzüne çıktığımda güneş gibi yeniden doğmuştum.

ocean-woman-by-alisapaints

 


Yorum bırakın

Ben Koala🐨 Sen Ağaç🌳 Ben Dalga🌊 Sen Liman⚓️

Parmakların yine bir ritim tutturuyor. İçinden tutturduğun melodiye göre ruhunun mevsimlerden bahar mı, kış mı, yaz mı, ilkbahar mı olduğunu hissedebiliyorum. Yanına geliyorum, başımı omzuna koyuyorum. Kucağında bilgisayar, içtiğim ilacın yan etkileriyle ilgili yapılmış araştırmaları okuyorsun. Önce baban, sonra ben! Karanlığım senin aydınlığına tutunuyor. Sonra seni de kendi karanlığıma sürükleyişim içimi acıtıyor. Rahatsızlığımı öğrendiğim gece çift kişilik yatakta tek kişi gibi birbirimize sığınmış yatmıştık. İçimdeki zehirli kaygılardan kaçarken, bir ümide yaslanır gibi sana sokulmuştum. İkimiz de susuyorduk. Sonra derin bir nefes alıp, bildiğim en büyük, en güzel yalanı söylemiştim sana, “Hayat devam ediyor.” Sen de bana ellerinden kayıp gidecekmişim gibi sımısıkı sarılmıştın…

Nermin Yıldırım’ın dediği gibi “Yaşamak, düşmekle kalmak arasında geçen korkulu, ümitli, telaşlı zamanın adı. Düşüp düşüp kalkma sanatı.” Tekrar uçabilmem için bana verdiğin güç  sayesinde kanatlarım iyileşiyor şimdi. Sevgi kadar iyileştiren bir ilaç yokmuş, şimdi daha iyi anlıyorum.

Bu süreçte yalnız hissettiğimde aklıma hep Amsterdam, Vondelpark’ta yaşadıklarımız geldi. O şahane günü bana hediye etmiştin. Sana minnettarım. Hayatımdaki en büyük acının şifalandığı günü! Hatırlıyor musun? Mantar yemiş, çimlere uzanmıştık. Başka bir boyuta geçmiştik sanki! Gördüğümüz, işittiğimiz, kokladığımız, dokunduğumuz her şey çok farklıydı. Daha net, sade, parlak,  aydınlık, yavaştı… Birlikte herşeyin özünün bir olduğuna ve evrendeki herşeyle görünmeyen bir bağımız olduğuna tanıklık ediyorduk. Cenin pozisyonunda yatıp gördüklerimin büyüsüne kapılmışken, ilk kez toprakla bir olmuştum. Kollarım ağaçların köklerine ulaşmış, bedenim ağaçla, toprakla, böceklerle bütünleşmişti. Artık sadece bir his olarak oradaydım. Bedenimi daha güçlü bir kaynağa teslim etmiş, şimdi farklı bir boyutta ve özgürdüm. Orada büyük çınarım, babam beni bekliyordu. Hissettiğim en güzel şeydi! İçimdeki kara bulutlar yok olmuş, daha önce tatmadığım bu hissin tadını çıkarıyordum. Göremesem de oradaydı işte! Yalnız değildim. “Sadece hisset Aylin!” Ağlıyordum, ağlıyordum… “Bütün kız çocukları babalarının onlara sarılmasını ister” diye içimden tekrar ediyordum. Sen endişelenmeye başlamıştın. “İyi misin Aylin? Korkuyorum.” diyordun. Seni daha fazla endişelendirmemek için geri dönmüştüm. Sana yaşadıklarımı, hissetiklerimi heyecanla anlatırken, sen de göz yaşlarımı siliyordun. Eve geldiğimizde mantarın etkisi devam ediyordu. Susadığım için evdeki tek içecek olan şarabı içmek için ısrar ettiğimde “Beni seviyorsan içme! Bişey olabilir sana. ” diye ağlamaya başlamış, kendini bırakma sırası şimdi sana gelmişti. O an sevgini yüreğimde hissetmiş, sana sımsıkı sarılmıştım. Sessizlikte, sonsuzlukta kalbimiz bir olmuştu. Belki bir dakika, belki iki. Aklıma geldikçe mazimizdeki bu anı hatırlamak günümü güneş gibi aydınlatıyor.

9 yıl önce dünyama hoşgeldin! Sefalar getirdin! Yol arkadaşım, can yoldaşım.

12122565_885383714844889_1907510488063551539_n


1 Yorum

Kumların arasından bir düş parıldar

“Ben yurda gidiyorum!” Mutfaktan ses gelmeyince kapıyı kapatıp -sanırım çarpıp- çıktım. Taş’ın meraklı, muzır bakışlarıyla karşılaştım. “Nerede terlik oğlum? Nereye sakladın yine?”

Palm Beach’in pırıl pırıl parlayan altın kumsalında kumları kazıp terlik arama oyunumuz benim terlikten vazgeçmemle bitti. “Bak anlaşalım, bir dahaki sefere sakladığın yeri unutmak yok! Uzanıp biraz dinlenelim. Hem vakit geçsin biraz, baba da biraz merak eder, yurdu arar, “yok” dediklerinde telaşlanır. O da beni kızdırmasaydı işte… Patilerini kuma saklayalım mı?” Kumu ellerimle kazmaya başladım, kazdım, kazdım. Kum ıslanıp, serinlemeye başladığında Taş çukurun içine bir güzel yerleşti.

Uzandığım yerden tel örgülerin ardındaki Varosha’ya bakıyorum. Kaderine terk edilmiş bölgede, doğanın hiçbir şeye aldırmayışı, kendini yoktan var etmesi yine beni büyülüyor. Az sonra hayalet şehrin bana hayatımın en unutulmaz hayalini bir film gibi izleteceğinden habersizim. İlk kez kendimi anne olarak görüyorum, bir erkek, bir kız çocuğum olmuş. Kumsalda Taş’la beraber oynuyorlar, ben de yüzüme yayılan kocaman bir gülümsemeyle onları izliyorum. İkisi de babasına benziyor, bir tek saçları benimki gibi altın sarısı ve kıvırcık. Hayalim o kadar gerçek ki! İçimde duyduğum huzur yüreğime yayılıyor, bedenimin her yerini kaplıyor. Hayalet şehir bana bir sürpriz yapmış, gelecekten hayatımın eşsiz bir anını bana göstermişti sanki. Onların yanına gittim, kumla oynadık, saçlarına dokundum, öptüm, kokladım.

Şükran duygusuyla dolup taşmıştım. Hayatımın sonuna kadar burada yaşamalıyım diye içimden geçirirken, ellerimde bir ıslaklık hissettim. Taş sıkılmış, beni yalamaya başlamıştı. Öptüm onu, düşümü anlattım. O da sanki benimle aynı hayali görmüş gibi gözlerime anlamlı baktı.

“Hadi geç oldu, eve gidelim. Bakalım çocuklarımın babası ne yapıyor? Eve kadar yarışalım, biiir, iki, üç …”

Varosha’ya ve tel örgülere komşu tek odalı güzel evimizde, pencerenin arkasına saklanıp içeride neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorum. Dışarıya kızartma kokuları geliyor. Çocuklarımın babası yemek yapıyor, neye sinirlendiğimi hatırlamıyorum ama şimdi tekrar kızıyorum. Beni aramak yerine yemek yapıyor, hiç umurunda değilim! diye sessizce söyleniyorum. Sonra özenle hazırlanmış iki kişilik masayı görüyorum, şarap kadehleri de çıkarılmış. Pencerenin arkasından onu izlerken beni yakalıyor, gülümsüyor, “İçeri gir, otur bakalım, yemek hazır.” “Akşam denize giriyoruz, Taş’a söz verdim” derken,  “Sen baba, ben anne oluyorum. Çocuklarımızın bana benzemesini çok istiyorsun ama kötü haber! Saçları hariç bana benzemiyorlar.“ diye içimden geçiriyorum.

Benim düşlem boyutunda anne olmak için yüreğimi açtığım ve arzu ettiğim gün o gündü. Çocuklarımın babasını da bulmuştum, hissediyordum. İçimdeki tohum tam yedi yıl sonra filizlenecek ve oğlumu kucağıma alacaktım. Oğlum dünya gözüyle gördüğüm en güzel şeydi! Evet, ikinci çocuğum olmadı. İlişkimizi sürdürebilseydik belki ikinci çocuğumuz da olacaktı… Şimdikinden daha mutlu bir hayatımız olur muydu? Yine “acaba” ile başlayan sorular çoğalıyor zihnimde… Belki de sadece kendimi keşfetmek ve hayatın anlamını tekrar hatırlamak için geçmem gereken yollardan yürümüştüm. Belki de vermiş olduğumuz her karar o zaman vermiş olabileceğimizin en iyisidir. Kim bilir?

Sanki başka bir boyutta bir Aylin var, hala o zamanda orada -hayalet şehirde- yaşıyor. Ben aynı anda tüm zamanlarda olabileceğimi hissediyorum. Ya sen?

boygirldog