Yorum bırakın

Evde yok pardon oda da mahsur kaldık!

Merhaba Sangha,

Güne kuş, cır cır böcekleri ve kedi miyavlamalarıyla uyandım. Dün gece hamak sefası uzayınca geç yattım, sabah uyandığımda saat 08.00 olmuştu.Perşembe günleri kurulan pazara yetişebilmek için üstümü giyinip hemen evden çıktım. Böylece yogamı gün batışına ertelemiş oldum. Pazar dönüşü aldıklarımı buzdolabına yerleştirdim, dün geceden kalan bulaşıkları hızlıca yıkadım, kahvaltı sofrasını hazırlamaya koyuldum. Bahçemizdeki kedi ailesi, olacakları sezmiş olmalı ki ortalıkta yoktular. Masayı hazırlarken hava yavaştan kapanmaya başladı. Biz kahvaltı yaparken, hava iyice bozmaya başladı. Önce durup dururken kapı, pencereler kendiliğinden açılıp bizi korkuttu. Sonra gök gürültüsü öyle bir patladı ki Rüzgar’la pencereye koştuk. Ben pencereleri kapatmaya çalışırken kaldığımız evin tam karşısındaki ağaca yıldırım düştü. Bu anı yavru yunustan başka gören olmadı. Rüzgar “Orman yanıyor, yangın çıktı!” diye bağırmaya başladığında evi yanık kokusu sarmıştı bile. Sonra karanlık gökyüzü Rüzgar’ın çığlığını duymuş olmalı ki iri iri dolu yağdırmaya başladı, yağmur bastırdı, ateşi söndürdü. Elektrik kesildi.  Biz de pencere arkasından belgesel izler gibi doğanın gücüne bir kez daha tanıklık ettik. Yağmur’da bizimle oyun oynamaya başladı, önce diner gibi yapıp tekrar hızlanıyor sonra yavaşlayıp tekrar hızlanıyordu. Kediler saklandıkları yerden çıktığında biz de yağmurun dindiğini artık anlamış olduk. Evin önüne park ettiğim arabayı bahçeden çıkarmayı denemeye karar verdim. Üç, dört deneme sonrasında araba çamura saplandı. Şimdi gerçekten evde mahsur kalmıştık! Rüzgar salonda basketbol oynarken ben de yogamı yaptım. Daha sonra soğuk suyla banyo yapıp, uyuduk. Uyandığımızda deli gibi acıkmıştık. Şimdi ben bu satırları size yazarken ara ara internet gelir gibi yapıyor, rüzgar hem sevinç hem hüznü bir arada yaşıyorJ İnternet bağlantısı gereksinimi kadar yemek yemek de oğlum için hayati önem taşıyorJ Ton balıklı makarna, salata ve meyveden oluşan akşam yemeğinden sonra Rüzgar’ın keyfi biraz yerine geldi. Yemeğimizin ortasında sürpriz yapıp salonun camı açıldı ve defalarca denememize rağmen de kapatamadık. Şuan sineklerden kaçmak için kendimizi yatak odasına hapsettik. Yanımıza temel ihtiyaçlarımızı aldık. Önce evde mahsur kalmıştık şimdi odada 🙂

Bakalım yarın bizi neler bekliyor?

unnamed (1)


Yorum bırakın

Yalnızca senin gülen yıldızların olacak!

Telefonun alarmını kapatıp, doğanın müziğiyle uyandığım üçüncü döngünün ikinci gününe merhaba! Bu sabah kuşlar, cır cır böcekleri, köpekler bir olmuş kendilerine has ahenkle uyanma vaktinin geldiğini haber veriyor. Ben de yataktan hemen kalkmayı sevmediğim için bu eşsiz müziği dinleyerek sabahın tadını çıkarıyorum. Pencereden hafif hafif, tatlı tatlı rüzgar esiyor. Yataktan kalkarken telefonumun saatine bakıyorum, saat 6:30. İçimdeki ses “Haydi keyif yaptığın yeter!” diyor, kalkıp güne başlıyorum.

Bu yaz, günlerim on beş gün çalış, on beş gün tatil yap şeklinde geçiyor. Kendimi daha dengeli ve daha çok anda hissettiğim bir yaz geçiriyorum. Kışları bu şekilde çalışmaya devam edemeyecek olsam da önümüzdeki yazı da aynı şekilde geçirebilmeyi niyet ediyorum. Çalıştığım on beş günlük zaman dilimleri, biraz mesaili, biraz koşturmacalı geçse de, avare geçireceğim tatil günleri çabucak geliyor. Yeni yerler görecek olmak, sevdiklerimle çıkacağım keşif dolu yolculuklar içimdeki yaşam enerjisini yükseltiyor.

Bu yaz için rotamızı Yunanistan olarak belirledik. İlk seyahatimizde 2300 km araba kullandım. Hayatımda ilk kez bu kadar yol yaptım. Alexandroupoli, Xanthi, Halkidiki, Keromoti, Thassos. İkinci on günlük kısımda, yani şimdi, Alexandroupoli’deyiz. Alexandroupoli’de kaldığımız ev zeytin ağaçlarıyla çevrili, sessiz, sakin, öyle huzurlu ki! Her gün uzun dar bir patikayı takip ederek, arabayı yavaş yavaş sürüyorum çünkü yolda kaplumbağa, kurbağa gibi tatlı sürprizlerle karşılaşabiliyoruz. Canım Sangha sanırım benim ikinci evim burası oldu.  İstanbul’dan her bunaldığımda kaçıp buraya gelmek istiyorum. Pazarına, marketine gidip alışveriş yapıyorum, elimdeki imkanlarla kendi evimdeki gibi kahvaltılar hazırlıyorum. Sanırım buraların yavaş, sakin ritmi benim içimdeki ritimle uyuştuğundan kendimi buraya ait hissediyorum. Belki günün birinde yeşille mavinin dinginliğinde minik bir evim olur. Kaçıp gelebileceğim bir kapım. Belki bir gün olur di mi? Benim kapım sizin kapınız olur, belki hep birlikte bir tatil bile yaparız, kimbilir?

unnamed

“Bitsin ve kurtulayım!”

Defne Hocam, ilişkilerin kendimize, hayata veya varoluşa dair keşiflerimiz sırasında bize ayna tuttuklarını, kör noktalarımızı aydınlattıkları için yogada -ya da diğer mistik sistemlerde- önemli yer tuttuğunu anlatmıştı. Uzun zamandır ilişki içindeki düşünsel şartlanmalarımı izliyorum. İşte bunlardan biri işin içinden çıkamadığım durumlarda, yani o çok zorlandığım zamanlarda ilk verdiğim tepki “kaçmak” oluyor. Zihnimdeki vrittiler “Bitsin de kurtalayım!” diye harekete geçiyor. İçimdeki korkular, şüpheler, varsayımlar ilişkilerimi -aşk özellikle- gölgeliyor. Bir süredir bu “game over” durumunda hareketsiz kalmaya, beklemeye, kendimi izlemeye ve yargısız bir gözle bakmaya çalışıyorum. Sonrasında karşımdaki insanla konuşup hislerimi, kaygılarımı, korkularımı, samimi bir şekilde yüreğimi açıyorum. İşte eğer hareketsiz kalabilirsem çok zorlandığım bu anlarda, yadırgamadan, yargılamadan, beklemeden, savaşmadan durabilirsem çocukluğumdan beri alışkın olduğum o ilk tepki, zihinsel dalgalanmalarım geriye doğru yavaş yavaş çekiliyor. Yüreğime vuran sert dalga yerini yumuşayan, sakinleyen bir dalgaya bırakıyor. Bu kolay olmuyor, her zaman da mümkün olmuyor. Şimdilik en azından deniyorum. Bazen oluyor, bazen olmuyor. Zorlandığım durumlarda tepkisel şartlanmalarımı azaltabilirsem, değiştirebilirsem biraz daha özgürleşebileceğim. Yol uzun, kanat çırpmaya devam…

Az önce yürüyüşten geldim. Çok uzun zamandır bu kadar yıldızı bir arada görmemiştim. Müsaadenizle yazıyı burada bırakıp, kapımızdaki hamağa uzanıp, gökyüzündeki bütün yıldızlara tek tek bakacağım, ben baktığımda bütün yıldızlar gülümsüyor olacak, ben de onlara bakıp bakıp gülümseyeceğim…

İyi uykular, tatlı rüyalar canım sangha.

Petit-France-26

* “Yıldızlardan birinde ben yaşıyor olacağım. Ben gülüyor olacağım bir tanesinde. Ve geceleyin gökyüzüne baktığında bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak… Yalnızca senin gülen yıldızların olacak!” – Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens

 


Yorum bırakın

Hayat bir kutu çikolata gibidir. İçinde ne olduğunu bilemezsin…

Mavi derinliklerde gözlerim su kabarcıklarının ışıltısı karşısında büyüleniyor. Kulaçlarımı ileriye doğru atarken ellerimden dökülen ışıltılı pırıltıların içinden bir yunus gibi süzülüyorum. Yavru yunus Rüzgar yanımda, suyun altından muzip gülümsemesiyle bana bakıyor. Mavinin içinde bir nefes alıyorum yavru yunus beni derinliklere itiyor sonra ben onu batırıyorum, kısa bir nefes alıyorum bu sefer suyun gizeminde tekrar kendimi buluyorum. Bu ikimizin arasındaki bitmek bilmeyen bir oyun. Anne oğul oyun oynamayı severiz. Aynı ritimle suda dans ediyoruz, çabasız suya teslim oluyoruz. Küçükken yavru yunus ayak bileklerimden tutardı ve ben onu derin sularda gezintiye çıkarırdım, şimdi ben onun ayak bileklerini tutuyorum, o beni yüzdürüyor. İnsan yavrusunun büyüdüğüne tanıklık ederken unuttuklarını-bizi biz yapan şeyleri- tekrar anımsıyor. Suyun altında gördüğümüz herşeyi heyecanla birbirimize gösteriyoruz. “Aşağıda kocaman yengeç var, kestanelere bak, hamsi sürüsüne bak, Nemo’daki mavi balığı gördüm.” “Rüzgar bak kıyıdaki ev tam hayallerimdeki gibi!”

Forrest Gump filminin başında Forrest’a annesi “Hayat bir kutu çikolata gibidir. İçinde ne olduğunu bilemezsin…” der. Gerçekten de öyle değil mi canım Sangha?

Üçüncü döngüde niyetlerim, yavru yunusla doyasıya bir yaz geçirmek, yogamı yapmış olmak için değil daha çok bütün kalbimle yapabilmek, yazılarımı daha çok paylaşabilmek ve ilk öykümü tamamlamak.

Alexandroupoli’den sevgiler

IMG_8293


3 Yorum

Düş

Bilmek mi merak etmek mi? Bilginin tersi merak etmek olabilir ya da gizem, ihtimal. Ben merak etmeyi, ardından ne geleceğini bilmemeyi tercih ediyorum. Bilgi, her zaman gerçekten bir armağan mı? Mesela bilmeden sokaklara adım atan ben, yolda yürürken bilemeyeceği yüz binlerce şeyi görecek, şaşıracak, tahmin etmeye çalışacak, bir sürü hikaye yaşayacak! Bu harika bir şey değil mi? Bilirsem çevremdeki her şeyden büyük olduğumu sanacağım belki de. Oysa büyük olduğumu sanmazken her gün yeni keşifler yapmıyor muyum?

Ben çok hayal kurarım. Eskiden kalan bir alışkanlık. Çocukluğumda zorla yatırıldığım öğlen uykusu, benim için hayal kurma saatine dönüştüğünde artık isteyerek yorganın altına giriyordum. Son zamanlarda sık sık aynı düşü kurarken kendimi buluyorum.

Bu hayal bir kaçış planı!

Küçük, sakin, zamanın yavaş ilerlediği, yeşille mavinin karıştığı bir yerde doğama uygun yaşadığımı hayal ediyorum. Hız, telaş, koşturmaca, stresin olmadığı bu yerde, kumsalda oturup günün doğuşunu ve batışını izliyorum. Çok mutlu ve huzurluyum. Her gün doğa, uykusundan uyanırken ben de yogamı yapıyorum, sonra kitaplarıma gömülüyorum, içimden gelirse bir şeyler de yazıyorum. Keyifli, acelesiz bir kahvaltı hazırlıyorum. Rüzgar tatlı tatlı eserken, günün geri kalanı için hiç plan yapmadığım bir hayat beni bekliyor. Oğlum ve köpeklerimle beraber dilediğim gibi zaman geçirebilirim, denize girebilirim, yazı yazabilirim, kitap okuyabilirim, dans edebilirim, film izleyebilirim, yürüyüş yapabilirim… Her gün bu hayali kuruyorum. Hem korkarak hem de gözü kara bu serüvene atılmayı düşleyerek. Kanserle yüz yüze gelmiş biri olarak belki eskiye göre daha cesur da olabilirim. Zamanla ilişkim değişti, çok az zamanım kalmış gibi hissediyorum.

Hayal etmek, mutluluğun sahip olunacak bir düşte saklı olduğuna inanmak çok eski, beynimin derinliklerinde bir alışkanlık.  Şu içinde bulunduğum andan beni uzaklaştırdığını biliyor olsam da zihin oyunlarına engel olmak da öyle kolay değil! Hayat geçmişten ve gelecekten değil de şimdiden ibaret. Geleceğe dair kurduğum her düş, beni bu anı yaşamaktan alıkoyuyor. İçinde bulunduğum şartlardan memnuniyetsiz bir ben yaratıyor. Mesela bu düşü en çok ne zaman kuruyorum? Canım sıkıldığında, endişelendiğimde, kendimi kötü hissettiğimde, az zamanım kalmış gibi hissettiğimde…O halde böyle anlarda zihnime mutsuz bir çocuk gibi yaklaşıp elindekilerle ne yapabilirsin? Bu düş gerçekleşmezse ne olur? diye sorup ona şevkatle yaklaşabilirim. Belki böyle böyle beynimin derinliklerindeki bu alışkanlık da dönüşmeye başlar.

Tarlama sevgiyle, inançla bir tohum ektim. Acelesiz, telaşsız, kaygısız, beklentisiz, sabırla bekliyorum. Meraktayım!

 

by-jacquelin-de-leon


Yorum bırakın

Yolcu

#28günyoga’nın 17. günü! Anlık haz maymununun istediğini yapmayışımın ise bugün 9. günü! Aynı zamanda kırmızı çadırdaki 3. günüm😊 Tam üç gündür sabahları karın ağrısıyla gözlerimi açıyorum. Yüzüme yayılan gülümsemeyle karnımı sevip, okşuyorum. Yataktan kalkmak için acele de etmiyorum, renkli günlerin tadını çıkarıyorum. İnsan kaybedince anlıyormuş değerini… Şükür kavuştum! En son 6 Nisan’da vedalaştığım kırmızı çadıra, 13 Haziran’da yeniden kavuştum☀ Bu gün içimden hep yazmak geldi, sürekli karaladım bir şeyler. Sonra Cansu – yiğenim/ ilk göz ağrım- bana kendi deyimiyle “hayat duasını” gönderdi. Bir an içimdeki herşey sustu. Kelimeler sustu!
Bu dünyada her gecenin bir sabahı var! Her sıkıntının bir oh çekişi, aydınlığı var. Önemli olan niyet etmek ve yaşamak…
Ne zaman dara düşsek gücümüzü topladığımız bir şiir var! Bize sabretmeyi ve güçlenmeyi hatırlatan! Belki senin de yüreğine rüzgar gibi esip, ışık tutar bu şiir.🙏💫

Yolcu

Görüyorum ki, bir an önce varmak istiyorsun oraya. Gerginsin
kıpır kıpırsın, soluk soluğasın, yay gibisin ey yolcu
coşkunluğun ne güzel, öfken ne güzel
Sana selam, sana saygı
ey yolcu

Fakat düşündün mü yolunun uzunluğunu ?
Neler var yolunun üstünde, düşündün mü?
Koşar-adım aşabilecek misin şu dağı, geçebilecek misin
bu hızla şu beli, tırmanabilecek misin bu solukla şu sırtı ?
Ovada dikenler yollara uçmuştur, kuru dereleri seller basmıştır,
kar yağmıştır belki o tepelere ? Böyle, uçar gibi geçip
gidebilecek misin oralardan, hemen varabilecek misin oraya ?
Belki sırtlanlar üşüşmüştür leşlere, kuzgunlar tutmuştur belki
yolları. Belki silinmiştir ayak izleri yolcuların.
Bütün bunları düşündün mu ey yolcu ? çünkü sen, ne ilk yolcususun
bu yolun, ne de son.

Derim ki sana :
Nehirler boyu git
Nerelerde ve niçin durgundur nehirler,
nerelerde ve niçin hırçındır nehirler,
nerelerde ve niçin mendereslidir,
nerelerde ve niçin çağlayanlı ve de çavlanlıdır nehirler,
gözlerinle gör, duy kulaklarınla
Gör ve duy ki, nasıl varır nehirler denizlere

Derim ki sana :
Denize varmaktır amacı nehrin, denize varmak, ey yolcu
Büyükse dağ, aşamıyorsa üstünden nehir, dolanır çevresini dağın.
Büyükse kaya, söküp atamıyorsa nehir, birikip birikip taşar
üstünden, dolanır yanını yöresini. Yokuşsa yolu, koşamıyorsa
menderesler çizer nehir. uçurum çıkarsa önüne, kapıp bırakır kendini
nehir, açar kanatlarını; varır varacağı yere, oraya denize

Derim ki sana :
Nehirler boyu git ve gör nehirlerin nasıl yol aldıklarını
sen de bir nehirsin ey yolcu
Senin de varmak istediğin bir yer var
Gerçekten varmak istiyorsan oraya, nehirlere iyi bak
Engeller
nasıl aşılır, öğren nehirlerden
Yarı yolda yokolup gitmek değildir
amaç, nehirler gibi akıp, nehirler gibi ulaşmaktır oraya
Varmaktır oraya, ey yolcu

Derim ki sana :
iyi oku yolunu, avucunun içi gibi bil
Dizlerini, ciğerlerini,
yüreğini sıkı tut, iyi dengele
Ovada koşar gibi vurma kendini
dik yokuşlara
uçuruma atlar gibi bindirme kayalara
“daha koş, daha koş” diye alkış tutanlara kanıp da, kesilip
kalma yarı yolda
Dipdiri varmalısın oraya
Hız koşusu değil bu,
ey yolcu, engelli koşudur bu
Engelleri aşa aşa, gücünü koruya
koruya varmalısın oraya
çünkü oraya varmaktır amacın, koşmak değil
Boşuna sevmedim nehirleri
Aktıkça büyümesi boşuna değil
nehirlerin
Akan büyür, ey yolcu
“erişir menzil-i maksuduna aheste giden” demiyorum ben sana,
“tiz reftar olanın payine damen dolaşır ” demiyorum. Böyle
demiyor çünkü nehirler. Duracaksın, dolacaksın, atlıyacaksın,
aşacaksın, koşacaksın ve varacaksın oraya, diyor nehirler.
öyle diyorum ben de
Beni dinle, beni anla ey yolcu

adım adım
kulaç kulaç
ilerliyor nehir
yoklayıp
araştırarak
tartıp
dengeliyerek
adım adım
pençe pençe
ilerliyor nehir
birdenbire koçbaşı
birdenbire ipek bir çarşaf
ve balıklar kurbağalar yosunlar
köprüler ve yoksul değirmenleri bozkırın
birdenbire bir uğultu
birdenbire bir kıyamet
bindirip
çekilerek
çekilip
toparlanarak
varıyor cüceleşip
devleşerek
varıyor
nehirlerce kahkalarla

şarkılar söylemeliyim
nehirler gibi uzun
nehirler gibi kollu
nehirler gibi hırçın
ve yumuşak
ve nehirler gibi
dur
durak bilmeyen şarkılar söylemeliyim

gitmek
nehirlerle yanyana
gitmek
nehirler gibi zor
nehirler gibi çetin
nehirler gibi umutlu
gitmek
nehirlerden de öteye
oraya
taaa oraya
o büyük kurtuluşa
yüreğim
yaralı kuşum
topla ve aç kanatlarını

Hasan Hüseyin Korkmazgil

4199068-river-across


2 Yorum

Eve çadır mı kursam?

Alarm çalmadan yine gözlerimi açtım. Saat altı olmamış! Yataktan kalkmadan içimdeki ses “Bugün Dolunay!” diye fısıldadı. Yataktan kalktım, Rüzgar’ın üstünü örttüm, sonra her zaman yaptığım gibi pencerenin önüne yürüdüm. Çömeldim, ellerimle dizlerime sarılıp küçüldüm. Doğanın nefesine insan nefesinin çok karışmadığı bu zamanlarda ben de kendimle buluşuyorum. Yağmur yağıyordu. Evrenin güçleri içimdeki alevi fark etmiş de bir yardım dalgası göndermiş gibiydi. Sanki su damlaları kalbimin üstüne damlıyor, içimi ferahlatıyordu! Kızım olsaydı adı Yağmur olacaktı diye içimden geçirdim. Su damlalarını izlerken akşam dinlediğim şarkının sözlerini mırıldanmaya başladım. “Her şey seninle güzel, yolda yürümek bile! Olmayacak düşlerin, peşinde koşmak bile! Her şey seninle güzel, bu toprak bu taş bile! İçimdeki bu korku, gözümdeki yaş bile! Beklenmedik bir anda, ayrılık gelip çatsa, seninle paylaştığım tek bir gün yeter bana!” Gözlerimdeki yaşları silip, kahvaltı hazırlamaya koyuldum.

#28günyoga’da 11. gün ve yogasız bir gün. Yazımın başında belirttiğim gibi bugün Dolunay! Biz Dolunay ve Yeniay’da yoga yapmıyoruz. Peki neden?  Çünkü yeryüzündeki suların Dolunay zamanı Ay’ın kütle çekimine yenik düşerek gelgitler oluşturması gibi yaklaşık yüzde 65-70’i sudan oluşan bedenimizin enerjisi daha çok kafamıza doğru yükseliyor. Bizim de içimizde gelgitler oluşmaya başlıyor, bu da insanı dengesizleştirebiliyor, ruh halini etkiliyor, daha hassas ve kırılgan olabiliyoruz. Kafalar başka yerde olduğu için vücudu sakatlanmaya açık olduğumuz bu günlerde yoga yapmıyor, kendimize dikkat ediyoruz.

Dünkü yazımda nefse karşı verdiğim mücadelede attığım adımdan bahsetmiştim. Anlık haz maymununun istediğini yapmayışımın bugün üçüncü günü! Gece yazımı okuyan yoldaşlarım “yanındayız mesajları” yazmışlar. Burçe, “Kocaman bir savaşçısın! Nietzche’in çok güzel bir sözünü bana hatırlatmış. “Yüksel ve neyin üstesinden geldiğine bak!” diye yazmış. Ayça “Acaba içindeki maymuncukların hepsini aynı anda susturmaya çalışmasan mı? Adım adım, birini iyice susturduktan sonra mı sıra ötekine gelse!” demiş. Rahatsızlığım sonrasında kendime yüklenmemi istememiş, bana kıyamamış! Ayça’nın sözlerini çok düşündüm aslında. Hem sadece bu kez değil her bırakmayı denediğimde! Hep acı/kaygıyı erteleyecek bahaneler buldum, bulduğum bahanelere de inandım! Önceleri ritüellerimi sıralayıp, en az kaygı duyduğumdan başlayıp, adım adım ilerlemeye çalıştım. Birinci, ikinci derken üçüncüye gelemeden, başa dönüyordum. Hem de her denemem de!Çünkü insan en çok kendini kandırıyor! Sonraları anladım ki insanın en büyük dostu da düşmanı da yine kendisi! 🙂 Takıntılı zihinler çok farklı çalışır. Her türlü detayı düşünürler, en ince ayrıntısına kadar. Beş duyuları inanılmaz gelişmiştir. İnanılmaz iz sürerler. Takıntı ve düzen konusunda her şeyi detaylı planlayabilirler. Mesela dün mata uzanmış size bir önceki yazımı gönderirken yine beni bu durumdan biraz olsun kurtaracak bir fikir bulmuştum bile! “Eve çadır mı kursam? dedim kendi kendime. 🙂 En azından temiz temiz içinde yatıp kitap okuyabilirim. İçine kimse de girmez, dokunmaz. Az önce de internetten karavanlara bakıyordum. Yani bizde fikirler ve çareler tükenmez. 🙂

Bir zamanlar bu konuda destek aldığım bir psikoloğu ikna etmeye çalışırken kendime şaşıp kalmıştım. Tamam sırtımda taşıdığım ritüellerden vazgeçeceksem pekala bir oda tutup arada sırada oraya gidip zaman geçirebilirdim. Ortak yaşadığımız ev dışında kendime ait ufacık bir alanım olsa başaracaktım! Kimse beni anlamıyordu! Psikolog “Bence o evden bir süre sonra ortak paylaştığınız eve gelmek istemezsin” demişti. Ben de “Nerden biliyorsunuz? Ben sevdiklerimi özlerim, sadece bir gün” diye ikna etmeye çalışıyordum. Daha neler neler… Her yolu deniyordum! Bir çocuktan farkım yoktu! Hala da yok. Yeter ki içimdeki kaygı ve korkunun üstünü örteyim, bir güzel bu konuyu erteleyim. Anlık haz maymununun istediği olsun. 🙂

Yoga’da hareketler var olan yapının (fiziksel, enerjisel ve zihinsel) kırılması ve yeniden yapılandırması için tasarlanmış. Defne hocamın da söylediği gibi bu süreci içimizden geldiği gibi yaşarsak, hikayemizi yeniden yazmak yerine kendi hikayelerimiz içinde döner dururuz. Robert Svaboda “Bugün pek azımız kalbimizin sesini duyma yeteneğine sahip! İçimiz diye duyduğumuz şey aslında zihnimiz. Ve zihin daima kendini iyi hissetmeye, zevke doğru yönlendirir.” demiş. Dolayısıyla içimize bırakırsak yogayı ya da benim şuanda bırakmayı istediğim alışkanlığımı, zihin iyi hissetmeye zevke doğru yönelip bizi başladığımız noktaya geri döndürecektir. Daha önce defalarca yaşadığım tecrübelerimden ne kadar doğru olduğunu biliyorum.

Sıkıntı ve acının içinde kalıp benim için normalleşmesini, geçmesini beklemeye niyet ediyorum. Bu kez acıya karşı koymaya son verip aynı bulutlar gibi gitmelerini bekleyeceğim. Bu süreçte de yanımda olduğunuzu bilmek bana güç veriyor. 

Akşam siz de Dolunay’ın güzelliğine doyasıya bakıp tadını çıkarmayı unutmayın!

dolunay


Yorum bırakın

Sil Baştan …

Bütün gece huzursuz, uykuyla uyanıklık arasında gidip geldim… İçimden “Olmayacak! Nasıl bu acıya, kaygıya dayanacağım!” deyip durdum. Saat 6’da alarm çalmadan ben yataktan kalkmış, ısınmalara geçmiştim bile. Virastana’ya geldiğimde yorulmuştum. Zihnim tüm gece yorgun düşmüştü, şimdi bedenim de kendini bırakıyordu. Üç nefes alarak devam ettim. Samakonasana’ya geldiğimde yine bacaklarım açılmak istiyordu ama zihnim henüz serbest bırakmıyordu. Hanumanasana’yı yine duvardan destek alarak çalıştım. Prelüd’ün sonunda gecenin huzursuzluğu gitmiş, kendimi bırakmıştım. Asanaların sonunda mata uzandım. İçimdeki anlık haz maymunu benimle konuşmaya başlamıştı bile…

Hiç beyninizin sağlıksız çalıştığını düşündüğünüz bir kısmının alınmasını istediniz mi? Ya da “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” filmindeki gibi hafızanızdan alışkanlığınızla ilgili tüm anıların silinmesini? Kendine gerçeği söyle Aylin! Sen bir korkaksın! Sen bir erteleyicisin!

Hem de usta bir erteleyicisin! Onca yıl, “Şimdi Rüzgar küçük biraz büyüsün sonra, hele bir okulum bitsin sonra, yeni evimize taşınalım bırakıcam” sarmalına girmişim. “Bu kaygıyla nasıl baş edeceğim, çok da acı çekeceğim, şimdi değil, üzgünüm!” deyip içimdeki anlık haz maymunun istediğini yapmışım. Sanırım az önce içimi çektim. Aynen bahaneler ürettiğim anlardan sonra içimi çektiğim gibi. Nedir bu kaygı, korku meselem? “Temizlik ve Düzen Takıntısı”. Ben alışkanlık demeyi daha çok seviyorum. Obsesif Kompülsif Bozukluk, takıntılı düşüncelerin günlük yaşamı etkileyecek, günlük aktivitelerimizi kısıtlayacak duruma gelmesi, her yüz kişiden 2-3’ünde görülüyor. Yani evimde rahat ve huzurlu olabilmemin yolu temizlik ve düzenle ilgili bir takım ritüellerin gerçekleşmesine bağlı. Sadece evimde bu şekilde ritüellerim var. Onun dışında özgürüm. Aynı zamanda bu kurallara evde yaşayan herkes de uymalı. Ne kadar zor diye düşündüğünü duyar gibiyim. Evet gerçekten çok zor hem yaşayan hem kontrol eden -ben- için. 

Biliyorum hepimiz biraz erteleyiciyiz. Hepimizin durumu bazılarımızınki kadar berbat olmayabilir tabii. Hayat takvimime uzunca ve dikkatli baktığımda tam 16 yıldır ertelediğim alışkanlıklarımı görüyorum. Bunca yıl çok defa bırakmayı, azaltmayı denedim, destek aldım. Eve yardımcı bayan alamazken, evdeki genel temizliği yapmayacak noktaya kadar geldim ama devamını getiremedim. Bir ileri bir geri adımlar atıp durdum ama sonuçlandıramadım, hep pes ettim. Aslında yazılacak çok şey var bu konuyla ilgili, değişik hikayelerim var. Yaşaması zor ama dinlemesi keyifli. 🙂 Bunlar da başka bir yazıya kalsın. 

Dün karanlıktan aydınlığa giden yolda bir adım attım. Bugün ikinci günüm. #28günyoga’da onuncu gün. Anlık haz maymununun istediğini yapmayışımın ise ikinci günü. Nefse karşı verdiğim mücadeler çoğaldı. Yoga, yemek, takıntılarım. Bunu yazarken de acı çekiyorum. İçimden bu yazıyı burada bırakıp, işten kaçıp evi temizlemek geçiyor. Yine içimi çektim! Derin bir nefes aldım. Defne hocamın dediği gibi “Zihnin tüm hikayelerine özellikle bizi şefkatli bir dost gibi dinlenmeye, kafayı takmamaya, rahat olmaya, boş vermeye davet eden o iç sesi kısa bir süre kısma” zamanı. 

Biliyorum her acının, kaygının sonunda “yeni bir şey” doğar. “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” filmindeki gibi hafızamdan takıntılarımla ilgili anılarımın silinmesini artık istemiyorum. Çünkü o anıların içinde ben varım, sevdiklerimle, iyisiyle kötüsüyle geçen bir ömür var, hikayelerim var…

Umarım bu sefer hasat zamanı gelir! Şuan matıma uzanmış, bugün işte yazdığım yazıyı son bir kez okuyup sizinle paylaşıyorum.

İyi uykular, tatlı rüyalar.

Yarın sabah Samapada’da buluşmak, kavuşmak niyetiyle…

eternalsunshine