Yorum bırakın

Düşlerin yetmez ki bana…

 

Ablam bir gece annemle babamın arasında uyurken bir konuşmaya tanıklık etmiş.

“Lütfen artık uçma Metin!“

“Ümit, yukarıda olmak öyle güzel ki!”

Ablam gözlerini kapatmış, babamı bir kuş olarak hayal edip, uykuya dalmış.

1943, Urfa. Babaannem, babam doğduktan sonra onu bir ermişe götürür.  Oğlunun geleceğini tahmin etmesini ister. Ermiş babamı yukarı kaldırır ve “Bu çocuk gökten yanan bir teneke parçasıyla düşüyor ve ölüyor.” der. Babaannem sarsılır, söylediklerine anlam veremez. Ta ki babamın askeri okulda “uçmayı” seçtiği güne kadar…

1981, İstanbul. Kapımız çalınıyor. Annem kapıyı açtığında, kapıda babamın bahsettiği o çaresiz kalabalığı görünce bayılıyor. Babamın bir kuş olduğu ve hayatımızın değiştiği gün.

***

Bir Eylül akşamıydı. Annem “Bozacı geliyor, hadi yatağa kızlar!” dedikten çok kısa bir süre sonra hepimiz ranzadaydık. Anneannemin bize taşınmasıyla, iki odalı evimizin daha büyükçe olan odasını dört kız kardeş ve annem paylaşıyorduk. Ben ranzanın altında annemle yatıyordum. Her gece yaptığım gibi bacaklarımı annemin bacaklarının arasına sokmuş, herkesin uykuya dalmasını bekliyordum. Çünkü sonra dostum ay dede ve yıldızlarla konuşmak için pencereye koşup, sokaktan gelip geçen herkesi babama benzetecektim. Dört kız kardeşin uykuyu geciktirmek için her gece başlattığı oyunu annemin “Hadi artık uyuyun!” diye seslenişiyle istemesek de bitirdik. İşte o Eylül gecesinde sustuğumuz o anda kapı çaldı. Annem “Yatın siz, ben geliyorum!” diyerek odadan çıktığında biz de peşinden gittik. Annem kapının gözünden baktığında rengi değişti, kapının koluna doğru hızlı bir hamle yapıp, kilitli kapıyı hızlıca açtı. Bir anda babamı karşımızda görünce hepimiz donup kaldık. Onu yerde, gökte ararken işte karşımda duruyordu. Yokluğunda resimlerini sevdiğim, geceler boyu gelmesini beklediğim babam, seneler sonra ansızın bir misafir gibi evine gelmişti. Annem kendini babamın kollarına bıraktı, babam da annemi sımsıkı sardı, ikisinin de gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Hepimiz sevinçten ağlıyorduk, şaşkınlıkla birbirimize sarılıyorduk. Annemin arkasından ablamlar da koşup babama sımsıkı sarıldılar. Babam ağlayan gözlerle, ablamları koklayarak öpüyor, saçlarına dokunuyor, elleriyle yüzlerini seviyordu. Bir süre sonra, gördüğüm en anlamlı gözlerle bana doğru baktı, yavaşça çömeldi, kollarını açtı, ben de koşup küçük kollarımla boynuna sarıldım. Sarıldığım o an içimdeki tüm sesler sustu. Dualarım gerçek olmuştu! Kokusunu içime çektim. Ne güzel kokuyordu. Sonra yükseldiğinde beline sarılıp yüzümü karnına gömdüm. Babamın bedeni de kendi gibi zarif ve narindi. İlk kez babamı görüyordum, kokusunu duyuyordum, “Kızım, Aylin, ne kadar büyümüşsün!” diye seslenişini işitiyordum.

Babam içeri girip ona çok yakışan lacivert üniformasını çıkardı. Annemin yokluğunda yıllardır sakladığı pijamasını giyip gülümseyerek yanımıza geldi. “Ümit, bu gece hep beraber uyuyoruz” dedi. Salonun ortasında duran ağır sehpayı hemen kenara aldı. Annemin getirdiği çarşafı yere serip, içerden yatakları getirip yan yana sıraladı. Biz de babama yardım ettik. Sonra hepimiz yatağa atlayıp, kördüğüm olacakmışız gibi birbirimize sımsıkı sarıldık. Babam masal anlatırken uyuya kaldım. Sabah gözlerimi açtığımda etrafıma bakındım, koca yatakta bir tek ben vardım. Mutfaktan yumurtalı ekmek kokuları geliyordu. Babam en sevdiği şarkıyı mırıldanıyordu, ‘Baharın Gülleri Açtı’. Ne güzel bir sesi vardı! Yataktan hemen kalkıp, kasetçalara sevdiği kaseti yerleştirdim. Sonra müzik başladığında yüzünü görmek için mutfağa koştum. İçeri girdiğimde herkes mutfaktaydı. Babam müziği duyup, bana gülümsedi. Sonra beni kucağına alıp, kaldırıp havaya atmak istedi, ama çok ağır olduğum için atamadı, döndürmeye başladı, yere bırakırken boynuma sakallarını batırarak öptü. Beni içine sokmak ister gibi koklayarak öpüyordu. Herkes hayalimdekinden daha mutlu gözüküyordu. Kahvaltı bitince babam eskisi gibi bize kuyruğu uzun uçurtmalardan yapacağını anlatıyordu, sonra uçurtma uçurmaya gidecektik. Daha önce hiç uçurtma uçurmamıştım. Sadece bir kez rüyamda görmüştüm. Masaya oturduğumuzda ilk kez bir eksiklik yoktu, her şey tastamamdı. Babam hem kendi lokmasını ağzına atarken bir yandan da küçük küçük ekmeklere tereyağ ve reçel sürüp hepimizin ağzına tek tek veriyordu. Yerken konuşuyor, ağzımız kulaklarımıza değecekmiş mi gülüyor, eğleniyorduk. Arada sırada annemle babamın küçük küçük bakışmalarını yakalıyordum. Babam anneme ne güzel bakıyordu! Hala ona çok fena aşıktı!

Kahvaltı bittiğinde, ablam bir koşu gidip uçurtma için kırtasiyeden malzemeler aldı. Salonun ortasına yayılıp uçurtma yaptık. Babam sadece kendi yapmıyordu, biz de çırakları olarak ona yardım ediyorduk. Sonunda her birimizin upuzun kuyruklu rengarenk uçurtması oldu. Taksiye binip, Odtü’ye gittik, “Devrim” yazısının hemen önündeki yeşil alanda koşmaya başladık. Ben babamın elinden sımsıkı tutuyordum. Öyle mutluydum ki! Koşmaktan yanaklarımız al al oldu. Uçurtma yarışını tabii ki ben kazandım. Eve geldiğimizde annem çiğ köfte yapmak için akşam hazırlıklarına başlamıştı bile. Babam tamburunu aldı, usul usul çalmaya başladı. Ablamlar şarkılar mırıldanıyor, ben de utanıyordum söylemeye. Onları izliyordum. Babam bana anlattıkları hikayelerdeki babaya ne kadar çok benziyordu. Sonra aklıma bir fikir geldi. Mutfağa annemin yanına koştum. Kısık bir sesle ”Babama pasta yapalım mı anne?” diye sordum. Annem tamam der gibi göz kırptı. Bana bisküvi paketini ve bir tabak verip, “Bunları kır” dedi. O da puding yapmaya koyuldu. Her doğum gününde yediğimiz basit ama çok lezzetli anne pastasını hızlıca yaptık, üstüne de kar taneciklerine benzeyen hindistan cevizini serpiştirdik. Bitince anneme sarılıp hemen babamın yanına koştum.

Ablamlar bir süre sonra acıktık diye konuşmaya başlayınca, babamla annem çiğköfte yapmaya başladılar. Yaparken ayrı geçen günlerin hasretiyle birbirlerine dokunup, öpüyor, sarılıyor, bakışıyorlardı. Birbirini bu kadar seven iki insanın yavrusu olmak, bu sevgiyi hissetmek müthiş bir histi. Anneme sofrayı hazırlamaya yardım ettim. Zaten masa kurmak ve toplamak benim görevimdi. Babamın sevdiği barbunyayı ve söğürmeyi masanın tam ortasına koydum. Salata, marul, çiğ köfte tabağını masaya yerleştirdim. Tatlı olarak yine babamın en sevdiği tatlı olan burma kadayıfını getirip masaya koydum. “Sofra hazır!” diye seslendim. Masada babamın yanına oturma mücadelesini kazanıp, dizinin dibine oturdum. Afiyetle yemeğimizi yerken içimde kelebekler uçuşuyordu. Sürekli konuşuyor, sanki onu göremediğimiz günlerin eksikliğini tamamlamaya çalışıyorduk. Yemek bitince sofrayı kaldırmaya yardım ettik. Sonra salonun ortasındaki halıya uzanıp çoktaş oynadık, kibritten ev yaptık. Annem çayları koymaya gittiğinde peşinden gidip pastayı buzdolabından çıkardım, üstüne bir mum koydum. Sonra gidip salonun ışığını kapadım. Ablamlar “Napıyorsun, kibrit evlerimiz bozulacak!” diye söylenirken ışıl ışıl yanan pastayla babama doğru yürümeye başladım. “İyi ki doğdun baba, iyi ki bizim babamız olmuşsun!” diye şarkı söylerken ablamlar da bana eşlik etmeye başladı.

Babamın gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Onu şaşırttığım için çok mutlu oldum. Her şey babamla güzeldi. Aldığımız nefes bile babamla güzeldi…

***

Baba, biliyor musun, hala içimdeki o küçük kız, babasını çok özlediğinde, ölüme meydan okumak için anı çağırma oyunu oynuyor…

ailem

 

 

 

 


2 Yorum

Yarım Ana

Benim anneannem iki kez öldü. Onun hikayesini yazacak cesareti ya da şevki bir türlü bulamadım. Hikaye içimde geziniyor ama bir türlü kelimelere dökemiyordum. Belki de bir romancının bu hikayeyi kaleme almasını umuyordum! Çünkü ben bir yazar değilim. Ama bunu dert etmiyorum artık, insan belli bir yaşa gelince kendini olduğu gibi kabullenmeyi öğreniyor. Aslına bakarsanız aile geçmişimizin sadece tanık olduğum kadarını bilmiyorum. Çünkü bizim ailede acılar derinlere gömülür ve yara dipte bir yerde bir ömür boyu kanar. Galiba sonunda bu hikayeyi tek bir kişiye bile olsa anlatmak zorundayım. En azından ona bunu borçluyum. Çünkü anneannem beni izliyor, kainatın bir yerinden, açık bir kapı arasından…

Okuldan döndüğümde, ne annem ne de anneannem evde yoktu! İkisi birden bir yerlere gezmeye filan da gitmezlerdi. Ablam kapının eşiğine çökmüş, aklı başından gitmiş gibi ağlıyordu. Ters bir şeyler olduğu kesindi, zaten kısa bir süre sonra ben de olanları öğrenecektim!

Anneannem ölüyordu, üstelik belki bugün belki yarın. Kıymetli radyosundan dinlediği temsilleri son bir kez daha dinleyemeden, o çok sevdiği kan kırmızısı domateslerden bir daha yiyemeden! Sabah okula yetişmek niyetiyle aceleden unutulan o öpücüğün kederi omuzlarıma çöktü, içim içimi kemirirken anneannemin kanepesinin üstüne oturdum, radyosuna bakıyordum. Ölümü anneanneme yakıştırmamıştım. Hayatı çok seviyordu! Daha iki gün önce okul çıkışı kanepesinde oturmuş, radyodaki temsili dinlerken her zamanki gibi yanına sokulmuş, başımı dizine koymuştum. Domates kırmızısı elmacık kemiklerini parmaklarım arasında sıkıştırmıştım, her zaman yaptığım gibi oynamıştım tatlı yanaklarıyla… Sonra “Hadi bana masal anlat!” demiştim. O da “Temsil bitsin, sonra!” deyip, sus işareti yapmış, saçlarımı okşamıştı. Ben de her zamanki gibi radyodaki temsili onun gözlerinde, yüzünde izlemiştim. Birlikte olduğumuz tüm anlarda beni bu dünyanın kabuğundan alıp, hem kendi yüreğimde hem de masal kahramanlarının yüreğinde yolculuğa çıkaran kaptan, babamın yanına mı gidiyordu? Neden beni de yanında götüremiyordu ki?

Dolmuşta yan yana oturmuş, asap bozucu sessizlikte yol alıyorduk. Ablama yol boyunca sormak istediğim ama cevabını öğrenmekten çok korktuğum “O” soruyu soramıyordum. Hastanenin önüne geldiğimizde ablamın elinden kurtulup koşmaya başladım. İkişer, üçer basamak atlayarak koşar adım çıktım merdivenleri. Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi benim ikinci evim sayılırdı, annem o kadar çok getirmişti ki beni, ambulansla bile gelmişliğim vardı.

Ama bu sefer canım bir başka yanıyordu! Hayatımda acıyı ilk kez tüm hücrelerimde hissediyordum. Berbat bir histi! İçimden “Ne olur iyileşsin, ne olur biraz daha bizimle kalsın!” diye dualar ediyordum. Hastane odasının önüne gelince gözlerim karardı, zifiri karanlıkta olduğum yerde donup kaldım. Ellerim ayaklarım titriyor, karnım ağrıyor, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu! Neden yanaklarından öpmeden, tülbendinden çekip onu kızdırmadan çıkmıştım ki evden? Hiç unutmazdım oysa! Nasıl unutmuştum… İçimden bir ses “Buraya kadarmış!” diye fısıldıyordu. Sonunda bir güçle kapıyı açtım. Odadakiler “ Aylin gelmiş!”, diye anneanneme seslendiler. Anneannemin sesi acıyla titredi, yataktan doğrulmaya çalıştı. “ Aylin mi? Kızım mı geldi?” diye heyecanla sorduğunda odada bir sessizlik oldu. İsmimin seslenişi odada soğuk bir rüzgar gibi esti, ürperdim. Anneannemin içinde yanan hasretle seslendiği “Aylin” ben değildim. Ölmeden önce son bir kez, gözlerinde tüten, yollarını gözlediği, yıllardır göremediği, biricik kızının koşup ona gelmesini istemişti! Dünya bir yana “Aylin” bir yanaydı! Gele gele Aylin’in ikamesi ben gelmiştim işte! Sesimi çıkaramadım, koşup ona sarılamadım. Sus pus oldum. Gözyaşlarım içime aktı. Suçluluk duydum. O an, beni teyzem sansın istedim. Belki de susarak ona ilk ve en büyük yalanı o küçük yaşımda söyledim. Ben ses vermeyince odadakiler de yalanıma ortak oldu. Oradan yok olmak isterken öylece dondum kaldım. Sonra anneannem kendinden geçti. Sarılıp, yanaklarını koklayarak öptüğümde uyuyordu. Onu son görüşümdü.

O odada öğrenecektim, beklediklerimizin gelmeyeceğini! Gelecekler zaten kalbimizi yormadan gelirdi… Kursağımda bekleyecek suçluluk illetiyle o gün tanışacaktım! Acaba, anneannemin bu alemdeki son dileğini gerçekleştirmiş miydim? Yoksa o sessizliğin beklenenin gelmeyeceğinin habercisi olduğunu anlamış mıydı? Bilinmezlik içinde anneannemi, etrafımda parlayan güneşimi kaybettim! Anneannemi dünyadaki herkesten, her şeyden, bahçedeki dut ağacımdan bile daha çok severdim. Derin bir yalnızlık çöreklendi içime.

 

IMG_9642


Yorum bırakın

Yaşamı hafife alabildiğimiz günlere !

Merhaba Sangha,

Üç gündür doğanın içimde kaldığımız ev Nuh’un gemisine dönüştü. Bahçede yaşayan tüm hayvanlar sanki büyük bir tufan yaklaşıyormuş gibi kapı aralıkları, pencere deliklerinden içeri atlamanın bir yolunu buluyor. Başta kötü hava koşulları sonrası -bahçe ıslak olduğu için- yaşamlarını kurtarmak için geçici sığınma taleplerini doğal karşılamıştık. Ancak hava ısınıp, bahçe kuruyup hayat normale döndükten sonra hala bizim eve akın akın yol yapıp girmelerinin nedeni ne olabilir? Acaba bizler gibi onlar da bulundukları ortamlardan sıkılıp değişik yerlere keşif yapma arzusuyla mı hareket ediyorlar, yoksa benim onlara zarar vermemek için bulduğum rollercoaster çözümü hoşlarına gitmiş, eğlencenin tadını almış, tekrar tekrar sıraya girip adrenalin istedikleri için mi geliyorlar? Ya da bir nedeni yok mu? Kendimi, başıma gelen bu şey için ( herşey için ) açıklamalar bulmaya çalışken yakalıyorum. Bulabilirsem engelleyeceğim! (sanki!) Benim zihnim her olayın bir nedeni, amacı olduğuna ilişkin düşünmeye, çıkarımlarda bulunmakta usta. Peki ya bir nedeni yoksa? Oysa sadece ben değil insanoğlu amaç temelli düşünmeye meyilli. Bu yüzden de evrenin yaratımı, kendi varoluşunun bir amacı olduğunu düşünüyor. Neyse bu konu çok derin, başka bir yazının konusu. Her sabah uyanıp, Rüzgar uyanmadan misafirlerimizi bulduğum rollercoaster çözümüyle evden çıkarmakla uğraşıyorum. Gece tedirgin uyuduğum ve istemsiz sürekli uyanıp yatağı kontrol ettiğim için de sabahları erken uyanamıyorum. Kalkar kalkmaz önce evin içini sonra da kapının dışındaki alanı temizliyorum. Sonra kahvaltı hazırlamaya girişiyorum. Yogamı denizden sonraya ertelediğimden yoga yaparken kendimi yorgun hissediyorum. Zihnim ayaktaki hareketleri bitirip asanalara varmaya odaklı, geçişleri hissederek değil zihnimdeki sıralama üzerinden yapıyorum. Yoganın antibiyotik gibi hergün aynı saatte yapılmasının önemini bir kez daha iyi anlıyorum.

Sabah temizliği sırasında yaşamda karşılaştığım durumları ne kadar hafife alabildiğimi düşündüm. Hatta hafife alamamış olacağım ki sanghamın canım bülbüllerine yazıp, içimi bir güzel döktüm:) Doğu felsefelerinin kökeninde, özellikle Zen öğretisinde, espri yapmak, ciddiyetinden vazgeçebilmek ve gülmek mistik bir yolculuğun temel taşları olarak görülür. Peki benim bu yeteneğim ne kadar gelişmiş? Talihsiz bir olay başıma geldiğinde o olayı ne kadar kucaklayabiliyorum, gülebiliyorum, kabul edebiliyorum. Hatta dalga geçebiliyorum. İlk başta güldüğüm olay tekrar tekrar ettiğinde nasıl davranıyorum? İlk verdiğim tepki ne kadar değişiyor? İlk karşılaştığımda gülebildiğim bir olaya tekrar ettiğinde yine gülebiliyor muyum? Sabırlı olup geçmesi için zaman verebiliyor muyum? Müdahale mi etmek istiyorum? Ne kadar teslim olabiliyorum? Hayat kendini gözlemleme ve fark etmekle geçiyor. İlişkiler de yaşadığımız hikayeler de bizim aynamız. İlişkilerde verdiğimiz tepkilerin ne kadarını içimizdeki çocuk, ne kadarını yetişkin veriyor? İnsan kendini ne kadar izlerse, fark ederse o kadar da değişim beraberinde geliyor diye düşünüyorum. Yaşamı hafife alabildiğimiz günlere diyerek yazımı bir alıntıyla bitiyorum.

Hocam Defne Suman’ın Mavi Orman’ından:

Tom Robbins, esas bilginin kaçak bilgeliğinde (crazy wisdom) saklı olduğunu söylüyor.

Kaçık bilgeliği, geleneksel -basmakalıp- bilgeliğin tam tersi. Hayatı kısıtlayan tabuları yıkmayı, insan ruhunu genişletmeyi, beyni hafifletip özgürleşmeyi amaçlayan dünya görüşü. Bu felsefe, dalgaya karşı yüzmememizi, neşe içinde kısa kibriti çekmemizi, güvensizliği kucaklamamızı, bütün insanların/öğretilerin dogmalarını kırmamızı, kimselerin yapmaya yanaşmadığı işleri üstlenmemizi öneriyor bize.

Sevgilerimle

64CD08F2-77AB-4151-915D-9AD9721C03C5


Yorum bırakın

Hop Hop Solucan, Hop hop Kırkayak!

Merhaba Sangha,

Bir gün önceden devam etmeliyim. Hani sineklerden kaçıp kendimizi odaya kapatmıştık. Yatakta başımıza gelenlere çok güldük sonra Rüzgar facetime üzerinden maceralarımızı anlatmaya koyuldu. Ben de sohbetlere dahil oldum. Odada iki kişiyken bir anda çoğaldık, sonra uyuduk. Sabah gözlerimi açtığımda, ilk iş pencereden dışarıya bakıp güneşi aramak oldu. Hava ne açık ne çok kapalıydı. Yatakta keyif yaparken, gökyüzünden bam bam seslerini duyunca yataktan fırlayıp kalktım. Odadan çıkıp kapıya doğru yöneldiğimde yağmurdan kaçan tüm tırtıl, solucan, kırkayakların evimize sığındığını gördüm. Üzerilerine basmadan kendimi dışarı attım. Çamura gömülü arabamızı çıkarabilmek için epey uğraştım. Direksiyonu sağa sola çevirip bulunduğu yeri değiştirmeyi denedim. Biran umutsuzluğa kapılır gibi olsam da, denemeye devam ettim ve sonunda çamurdan kurtulmayı başardım. Yolun devamı da çamur olduğu için tedirgin bir şekilde gaza çok basmadan devam ettim. Neyse ki evin kapısındaki taşlık yola kadar arabayı sürmeyi başardım. Tatlı ev sahibimiz pencereden beni görmüş olacak ki yanıma gelip bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sordu. Bahçedeki hortumla arabayı yıkayıp yıkayamayacağımı sordum. Araba yıkamak çok keyifliymiş, ilk deneyimim oldu. Sonra yağmurdan kaçıp evimize sığınan dostlarımızı, tek tek kağıda hoplatıp yavaşça yuvalarına bırakırken, Rüzgar anne, baba, çocuktan oluşan kedi ailesiyle oynamaya başlamıştı bile. Buraya geldiğimizden beri kedi ailesinin yemeklerini verip, sularını koyuyor, karıncalanan tabaklarını temizleyip, yıkıyor. Uzaktan onu izleyip gururlanıyorum.  Böyle doğanın ortasında sakin, huzurlu tatillere ilk başta alışamasa da bu sefer onun da doğada olmanın keyfini çıkardığını görmek beni inanılmaz mutlu ediyor. Oğlum benim tam zıttım, ben ne kadar içe dönüksem, o da o kadar dışa dönük. Sabah uyanır uyanmaz telefonu eline alıp snapchat’i açmak yerine bahçeye koşup, kedilerin yanına gidiyor. Hamağa yatıp kuş seslerini dinliyor. Bunları içten gelerek yaptığını görmek gibisi yok! Dün gece yediğimiz yemek sonrası hareket edemedik. Yediklerimizi sindiremediğimiz için sabahleyin hala karnımız şişti. Biz de kahvaltı yapmamaya karar verdik. Salonun bir köşesinde Rüzgar basketbol antrenmanı, diğer köşesinde yogamı yaptım. Yağmurdan sanırım daha ısınmalarda belimi, diz kapaklarımı, bileklerimi çevirirken zorlanmaya başladım. Hareketleri yaparken D hocanın söylediği gibi kafamın üstünde bir su torbası varmış gibi düşündüm, geçişleri hissederek yapmaya çalıştım. Vaişaka’da nefesimi saymadan apanayı hissederek uzunca bekledim. Çakri’de elimde kırmızı bir pelerin vardı, dönüşleri yaparken dengemi kaybetmedim. Yogamudrasana’da Rüzgar “Acıktım Anne!” diyince ben de devam etmeyip, Warm Down’lara geçtim, yogamı bitirdim. Sonra yemek yemeğe Alexandroupoli’nin en güzel lokantası Nisiotiko’ya geldik. Hafif bir şeyler atıştırıp, yolda gözümüze kestirdiğimiz basketbol sahasına gittik. Güneş tepemizdeyken Rüzgar’a sayısız ribaunt verdim o da sıkı bir antrenman yaptı. Ben yogaya ne kadar tutkuyla bağlıysam Rüzgar’da basketbola. Benim matım, onun topu nereye gidersek gidelim hep yanımızda! Rüzgar terleyip yorgunluktan bittiğinde kendimizi Makri sahiline attık. İki yunus dalgallarla oyun oynamaya başladık. Bugün de böyle geçti…

Kendinize iyi bakın canım sangha, sevgilerimle…

unnamed (2)

IMG_8683.JPG

 


Yorum bırakın

Evde yok pardon oda da mahsur kaldık!

Merhaba Sangha,

Güne kuş, cır cır böcekleri ve kedi miyavlamalarıyla uyandım. Dün gece hamak sefası uzayınca geç yattım, sabah uyandığımda saat 08.00 olmuştu.Perşembe günleri kurulan pazara yetişebilmek için üstümü giyinip hemen evden çıktım. Böylece yogamı gün batışına ertelemiş oldum. Pazar dönüşü aldıklarımı buzdolabına yerleştirdim, dün geceden kalan bulaşıkları hızlıca yıkadım, kahvaltı sofrasını hazırlamaya koyuldum. Bahçemizdeki kedi ailesi, olacakları sezmiş olmalı ki ortalıkta yoktular. Masayı hazırlarken hava yavaştan kapanmaya başladı. Biz kahvaltı yaparken, hava iyice bozmaya başladı. Önce durup dururken kapı, pencereler kendiliğinden açılıp bizi korkuttu. Sonra gök gürültüsü öyle bir patladı ki Rüzgar’la pencereye koştuk. Ben pencereleri kapatmaya çalışırken kaldığımız evin tam karşısındaki ağaca yıldırım düştü. Bu anı yavru yunustan başka gören olmadı. Rüzgar “Orman yanıyor, yangın çıktı!” diye bağırmaya başladığında evi yanık kokusu sarmıştı bile. Sonra karanlık gökyüzü Rüzgar’ın çığlığını duymuş olmalı ki iri iri dolu yağdırmaya başladı, yağmur bastırdı, ateşi söndürdü. Elektrik kesildi.  Biz de pencere arkasından belgesel izler gibi doğanın gücüne bir kez daha tanıklık ettik. Yağmur’da bizimle oyun oynamaya başladı, önce diner gibi yapıp tekrar hızlanıyor sonra yavaşlayıp tekrar hızlanıyordu. Kediler saklandıkları yerden çıktığında biz de yağmurun dindiğini artık anlamış olduk. Evin önüne park ettiğim arabayı bahçeden çıkarmayı denemeye karar verdim. Üç, dört deneme sonrasında araba çamura saplandı. Şimdi gerçekten evde mahsur kalmıştık! Rüzgar salonda basketbol oynarken ben de yogamı yaptım. Daha sonra soğuk suyla banyo yapıp, uyuduk. Uyandığımızda deli gibi acıkmıştık. Şimdi ben bu satırları size yazarken ara ara internet gelir gibi yapıyor, rüzgar hem sevinç hem hüznü bir arada yaşıyorJ İnternet bağlantısı gereksinimi kadar yemek yemek de oğlum için hayati önem taşıyorJ Ton balıklı makarna, salata ve meyveden oluşan akşam yemeğinden sonra Rüzgar’ın keyfi biraz yerine geldi. Yemeğimizin ortasında sürpriz yapıp salonun camı açıldı ve defalarca denememize rağmen de kapatamadık. Şuan sineklerden kaçmak için kendimizi yatak odasına hapsettik. Yanımıza temel ihtiyaçlarımızı aldık. Önce evde mahsur kalmıştık şimdi odada 🙂

Bakalım yarın bizi neler bekliyor?

unnamed (1)


Yorum bırakın

Yalnızca senin gülen yıldızların olacak!

Telefonun alarmını kapatıp, doğanın müziğiyle uyandığım üçüncü döngünün ikinci gününe merhaba! Bu sabah kuşlar, cır cır böcekleri, köpekler bir olmuş kendilerine has ahenkle uyanma vaktinin geldiğini haber veriyor. Ben de yataktan hemen kalkmayı sevmediğim için bu eşsiz müziği dinleyerek sabahın tadını çıkarıyorum. Pencereden hafif hafif, tatlı tatlı rüzgar esiyor. Yataktan kalkarken telefonumun saatine bakıyorum, saat 6:30. İçimdeki ses “Haydi keyif yaptığın yeter!” diyor, kalkıp güne başlıyorum.

Bu yaz, günlerim on beş gün çalış, on beş gün tatil yap şeklinde geçiyor. Kendimi daha dengeli ve daha çok anda hissettiğim bir yaz geçiriyorum. Kışları bu şekilde çalışmaya devam edemeyecek olsam da önümüzdeki yazı da aynı şekilde geçirebilmeyi niyet ediyorum. Çalıştığım on beş günlük zaman dilimleri, biraz mesaili, biraz koşturmacalı geçse de, avare geçireceğim tatil günleri çabucak geliyor. Yeni yerler görecek olmak, sevdiklerimle çıkacağım keşif dolu yolculuklar içimdeki yaşam enerjisini yükseltiyor.

Bu yaz için rotamızı Yunanistan olarak belirledik. İlk seyahatimizde 2300 km araba kullandım. Hayatımda ilk kez bu kadar yol yaptım. Alexandroupoli, Xanthi, Halkidiki, Keromoti, Thassos. İkinci on günlük kısımda, yani şimdi, Alexandroupoli’deyiz. Alexandroupoli’de kaldığımız ev zeytin ağaçlarıyla çevrili, sessiz, sakin, öyle huzurlu ki! Her gün uzun dar bir patikayı takip ederek, arabayı yavaş yavaş sürüyorum çünkü yolda kaplumbağa, kurbağa gibi tatlı sürprizlerle karşılaşabiliyoruz. Canım Sangha sanırım benim ikinci evim burası oldu.  İstanbul’dan her bunaldığımda kaçıp buraya gelmek istiyorum. Pazarına, marketine gidip alışveriş yapıyorum, elimdeki imkanlarla kendi evimdeki gibi kahvaltılar hazırlıyorum. Sanırım buraların yavaş, sakin ritmi benim içimdeki ritimle uyuştuğundan kendimi buraya ait hissediyorum. Belki günün birinde yeşille mavinin dinginliğinde minik bir evim olur. Kaçıp gelebileceğim bir kapım. Belki bir gün olur di mi? Benim kapım sizin kapınız olur, belki hep birlikte bir tatil bile yaparız, kimbilir?

unnamed

“Bitsin ve kurtulayım!”

Defne Hocam, ilişkilerin kendimize, hayata veya varoluşa dair keşiflerimiz sırasında bize ayna tuttuklarını, kör noktalarımızı aydınlattıkları için yogada -ya da diğer mistik sistemlerde- önemli yer tuttuğunu anlatmıştı. Uzun zamandır ilişki içindeki düşünsel şartlanmalarımı izliyorum. İşte bunlardan biri işin içinden çıkamadığım durumlarda, yani o çok zorlandığım zamanlarda ilk verdiğim tepki “kaçmak” oluyor. Zihnimdeki vrittiler “Bitsin de kurtalayım!” diye harekete geçiyor. İçimdeki korkular, şüpheler, varsayımlar ilişkilerimi -aşk özellikle- gölgeliyor. Bir süredir bu “game over” durumunda hareketsiz kalmaya, beklemeye, kendimi izlemeye ve yargısız bir gözle bakmaya çalışıyorum. Sonrasında karşımdaki insanla konuşup hislerimi, kaygılarımı, korkularımı, samimi bir şekilde yüreğimi açıyorum. İşte eğer hareketsiz kalabilirsem çok zorlandığım bu anlarda, yadırgamadan, yargılamadan, beklemeden, savaşmadan durabilirsem çocukluğumdan beri alışkın olduğum o ilk tepki, zihinsel dalgalanmalarım geriye doğru yavaş yavaş çekiliyor. Yüreğime vuran sert dalga yerini yumuşayan, sakinleyen bir dalgaya bırakıyor. Bu kolay olmuyor, her zaman da mümkün olmuyor. Şimdilik en azından deniyorum. Bazen oluyor, bazen olmuyor. Zorlandığım durumlarda tepkisel şartlanmalarımı azaltabilirsem, değiştirebilirsem biraz daha özgürleşebileceğim. Yol uzun, kanat çırpmaya devam…

Az önce yürüyüşten geldim. Çok uzun zamandır bu kadar yıldızı bir arada görmemiştim. Müsaadenizle yazıyı burada bırakıp, kapımızdaki hamağa uzanıp, gökyüzündeki bütün yıldızlara tek tek bakacağım, ben baktığımda bütün yıldızlar gülümsüyor olacak, ben de onlara bakıp bakıp gülümseyeceğim…

İyi uykular, tatlı rüyalar canım sangha.

Petit-France-26

* “Yıldızlardan birinde ben yaşıyor olacağım. Ben gülüyor olacağım bir tanesinde. Ve geceleyin gökyüzüne baktığında bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak… Yalnızca senin gülen yıldızların olacak!” – Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens

 


Yorum bırakın

Hayat bir kutu çikolata gibidir. İçinde ne olduğunu bilemezsin…

Mavi derinliklerde gözlerim su kabarcıklarının ışıltısı karşısında büyüleniyor. Kulaçlarımı ileriye doğru atarken ellerimden dökülen ışıltılı pırıltıların içinden bir yunus gibi süzülüyorum. Yavru yunus Rüzgar yanımda, suyun altından muzip gülümsemesiyle bana bakıyor. Mavinin içinde bir nefes alıyorum yavru yunus beni derinliklere itiyor sonra ben onu batırıyorum, kısa bir nefes alıyorum bu sefer suyun gizeminde tekrar kendimi buluyorum. Bu ikimizin arasındaki bitmek bilmeyen bir oyun. Anne oğul oyun oynamayı severiz. Aynı ritimle suda dans ediyoruz, çabasız suya teslim oluyoruz. Küçükken yavru yunus ayak bileklerimden tutardı ve ben onu derin sularda gezintiye çıkarırdım, şimdi ben onun ayak bileklerini tutuyorum, o beni yüzdürüyor. İnsan yavrusunun büyüdüğüne tanıklık ederken unuttuklarını-bizi biz yapan şeyleri- tekrar anımsıyor. Suyun altında gördüğümüz herşeyi heyecanla birbirimize gösteriyoruz. “Aşağıda kocaman yengeç var, kestanelere bak, hamsi sürüsüne bak, Nemo’daki mavi balığı gördüm.” “Rüzgar bak kıyıdaki ev tam hayallerimdeki gibi!”

Forrest Gump filminin başında Forrest’a annesi “Hayat bir kutu çikolata gibidir. İçinde ne olduğunu bilemezsin…” der. Gerçekten de öyle değil mi canım Sangha?

Üçüncü döngüde niyetlerim, yavru yunusla doyasıya bir yaz geçirmek, yogamı yapmış olmak için değil daha çok bütün kalbimle yapabilmek, yazılarımı daha çok paylaşabilmek ve ilk öykümü tamamlamak.

Alexandroupoli’den sevgiler

IMG_8293