2 Yorum

Köprüden önceki son çıkış!

Eğer yeterince başarılı olmazsam, yeterince çalışmazsam, güçlü olmazsam, sevilmeyeceğim, sevdiklerimi koruyamayacağım korkusunu içime yerleştiren çocukluğumun o hangi anıysa, o anı tedavi edebilmek mümkün olsaydı belki de şimdi böyle bir veda yazısı yazmıyordum…

Neyse ki insan kendini sınırlayan inançlarını tanıyınca, yanlış varsayımlarını analiz edip, düzeltince en azından korkularıyla yüzleşmeye cesaret edebiliyor.

Hermann Hess der ki “Her insanın çıktığı sadece bir tane gerçek yolculuk vardı: Kişinin kendi benliğine giden yolu bulma yolculuğu…” Ben de kendi kaderimi bulmak için aranızdan ayrılıyorum. Yaklaşık 18 yıl içimdekilerden korkarak çoğunluğun ideallerini kabul ettim, artık konfor(!) alanımdan çıkma zamanı.

İçimden gelen ince ama bilge sesi dinlemeyi becerdiğimde, kalbimin derinlerinde bir yerde sorularımın cevaplarının gizli olduğunu keşfettim. Bir defa o sesi takip edip içinden geldiği gibi davrandığında; zaten eskiye dönüş olmuyor. Kendine yakınlaştıkça, artık neyi isteyip neyi istemediğine dair net kararlar verdikçe pişmanlık duygusu da uzaklaşıyor.

Kalbime daha fazla ihanet etmemek, hafif bir kalp olabilmek istiyorum. Ayrılık kararımla sizi şaşırtmıyorum biliyorum. Üzerinde durduğum zeminin ayağımın altından çekildiğini bir çoğunuz zaten biliyordu bazılarınız da hissediyordu. Saklamıyordum da. Ömürlerimizin kısa ve saatlerimizin sınırlı olduğu gerçeğiyle derinden bağlantı kurduğumda daha anlamlı, pişmanlık duymayacağım şekilde yaşamaya başladım. Artık yüreğimi tutkuyla bağlı olduğum şeylere daha fazla açmak, sadece benim için değerli olan şeylere odaklanmak istiyorum. Hayat çok kırılgan bir armağan ve ertelenmeden yaşanmalı! Biliyorum ki sevdiğim şeylerle ne kadar çok meşgulsem, ne kadar çok içime yönelebiliyorsam, ihtiyaç duyduğum şeyler ne kadar azsa kendimi gerçekten huzurlu ve mutlu hissediyorum.

Artık toparlasam iyi olur:) Sonunda ben de hayalleriyle yolları ayrılmayan insanlardan biri olabilmek niyetiyle yolumu değiştiriyorum. Kurumsal hayata veda ederken bana kalan sevgili dostlarım ve bu yolda öğrendiklerim. Sevginiz ve dostluğunuz için minnettarım. Aramızdaki bağ ömürlük. Yüreğimde çok güzel anılar biriktirdim. Modası geçti belki ama bu yazıyı yazmadan az önce cama gidip hohlayıp her birinizin ismini buğuya yazdım. Zaten tüm mesele iyi şeyleri hatırlamakta, iyi hatırlanmakta.

Hepimizin yolu açık olsun.

Sevgimle.

thumb_IMG_2722_1024

 


Yorum bırakın

Hayat bir paradoks!

Anna Lamott der ki “Hayat eş zamanlı olarak, kalbimize dokunan güzelliklerin, çaresiz fakirliğin, sel felaketlerinin, bebeklerin, akne ve Mozart’ın birbiri içine sarınıp karşımıza çıkmasıdır.” Sözlerine, “çok ideal bir sistem olduğunu düşünmüyorum” diye de devam eder.

Açıkçası ben de çok ideal bir sistem olduğunu düşünmüyorum.

Şuan mesela, tam sonunda oturdum yazı yazacağım, bir sivrisinek etrafımda geziniyor. Muhtemelen az sonra beni sokacak. O kanımı emerken “hayat bu!” diyecek, ben de “kışın bile beni buldu sokmak için” deyip, kaşınıp duracağım.:) Hayat bir paradoks!

Benim de sizler gibi hayatın benden uzakta bir yerde olduğunu hissettiğim anlar oluyor. Özellikle de kendi doğamdan uzaklaştığım anlarda. Belki de hepimiz mutlu bir beklenti halinin ve yılgınlığın karışımıyızdır. Benim için de hayat kurumsal hayatı bıraktığım, havası temiz, yeşili bol -bir de deniz olursa mükemmel olur- zamanın yavaş aktığı bir yere yerleştiğim zaman başlayacak. Sabahları uyanıp yogamı yapacağım, sonra köpeğimle sabah yürüyüşüne çıkacağım. Eve geldiğimde oğlumla birlikte kahvaltı yapacağız. Onu, yeteneğiyle ilgili gelişimini destekleyen bir okuluna uğurlayıp, kendime bir kahve yapacağım ve koltuğuma yayılıp kitap okuyacağım. Belki koltukta ufak bir şekerleme bile yaparım. Öğlen bisikletime binip canımın istediği bir parka gideceğim, köpeğimi de yanıma alacağım. Onun temposunda pedalları çevireceğim. Uzaklarda olsa da konuşurken içimi ısıtacak bir dostu arayıp hayat hakkında konuşacağım, ona sonunda hayallerime yakın bir hayatı yaşadığımı söyleyeceğim ve yakında görüşürüz deyip telefonumu kapacağım. Bir kafeye girip 28gunyoga’ya “hayat bu işte” konulu bir yazı yazacağım. Ablam komik bir video yollayacak, ben de çok şükür ailem iyi diyeceğim, her şey yolunda. Akşam oğlumla yemek yerken onu seyredeceğim. İçimden “ İyi ki bu dünyaya gelmişim!” diyeceğim. (Şimdi de olduğu gibi)

Eşim neden bu hayalde yok derseniz, kendisi henüz zamanın yavaş aktığı, bu kadar sakin bir hayatın özlemini çekmiyor. O yüzden her ne kadar mucizelere inansam da içimdeki gerçekçi Aylin hayal kırıklığı yaşamamak için şimdilik bu konuda düş kurmuyor.

Benim arda bujangam da henüz olmadı. Sakın olması gereken hayatın henüz fotoğrafını çekmeyin.:)

Bu hayalde  bir tek ne eksik kaldı dersiniz? Birgün  benim de içimdeki yaratıcı gücü kullanabileceğim tutkuyla bağlı olduğum bir işim olur mu Sangamu? Belki yoga dersi vermeye başlarım, köpekleri gezdiririm, kafamda dönüp dolaşan fikirleri ufak ufak hayata geçiririm. Kim bilir? Belki o kadar da uzak değildir bu düş…

İlk işe girdiğim gün “kurumsal hayat, bu dünya, bana göre değil!” demiştim, kapri pantolonuma ve sandaletlerime bakarak. (İşe bu şekilde nasıl alındığıma şaşarak:))Ben dünyayı dolaşacaktım!… Tam on sekiz yıl kendimi ait hissetmediğim bir işte çalıştım, demek ki kendimi ait hissetseydim herhalde ölene kadar çalışırdım.:)

Neyse, benim mutlu beklentili hayatımı yaşamama az kaldı, üzülmeyin sakın.:) Yaktım gemileri! İçimde hala korkularım var tabii, sonuçta bir çocuğum var, seçtiğim her karar benimle birlikte onunda yaşamını değiştirecek, dönüştürecek. Ama içimdeki his hayatı yaşamak için yüreğimin peşinden gitmem gerektiğini söylüyor. Biliyorum o zaman da başka özlemlerim olacak. Gülümseyip, “Hayat işte yine bir paradoks” diyeceğim.

İşte böyle hayatın uzaklarda bir yerlerde olduğunu düşündüğüm anlarda, Defne hocanın dediği cümleyi hatırlayacağım, tıpkı şimdi o özlemini çektiğim hayattan uzakta olduğum günlerde yaptığım gibi. Asıl hayat sevdiklerimizle kurduğumuz bağ, geçmişten şimdiye dek. Hayat sıradan günlerde yaşadığımız yüreğimize dokunan anların toplamı. Sıcak bir gülümseme, anlamlı bir bakış, içten bir kahkaha, kapıyı açtığımızda bizim için hazırlanan bir sürpriz, annemizin gelip üstümüzü örttüğü kısacık bir an, bir dostla kucaklaşma, Sanga’yla sohbet, en çaresiz anımızda “Yanındayım, seni anlıyorum” diyen bir omuz …

Hayat dediğim, kişisel yolculuğumun her anında aileme, dostlarıma, Sanga’ma, iş arkadaşlarıma, hayvan dostlarıma… sahip olmanın lütfunu yaşıyorum. Bu yolda karşıma çıkan her canlı, kendi özüme dönebilmem için unuttuğum şeyleri bana hatırlatıp, almam gereken dersleri alabilmeme yardımcı olacak, Defne hocanın da dediği gibi puzzle’ın parçaları. Belki de hayatımdaki her sahne, kendime açılan pencerelerin üzerine çektiğim perdeleri açmak ve hakikati görmem içindir.

Hepimize korkuyla tutunduğumuz şeyleri bir kenara bıraktığımız, olağanüstü evrenimizin karşımıza çıkaracağı her türlü olanağa kendimizi açtığımız bir hayat diliyorum.

Sevgimle.

IMG-6332


Yorum bırakın

Hakikatle Karşılaşma Anı

Gökten üzerime ne düşerse düşsün, kabulüm. Yağmur ne kadar şiddetli, tipi ne denli dondurucu olursa olsun!

Defne hocam bugünkü yazısında “beklenmedik koşullar bizi normal diye bellediğimiz halimizden dışarı savurduğunda o yeni halimiz de bizden sayılır mı?”diye sormuş.

Geçen yıl tam da bu zamanlarda göğsümde 5-6 mm büyüklüğünde bir kitle tespit edildi. MR, biyopsi, operasyon, detaylı biyopsi, PET, genetik testler, radyoterapi, hormon baskılayıcı ilaçlar, ilacın yan etkileriyle mücadele, ilacı bırakma kararı derken altı ay bir o yana bir bu yana savrulup durdum. Bu sıralar o savrulan beni, yıl dönümü yaklaşırken daha sık düşünmeye başladım. Erken aşamada tespit edildiği için ve lenflere yayılım göstermediği için çok çok şanslıydım. Ama işte ne kadar şanslı olursam olayım yine de çok zor bir süreçti. Operasyon öncesi koltuk altımdaki lenflerden örnek alıp hastalığın bedenime yayılıp yayılmadığına bakmak için, göğsüme mavi boyalı iğneleri batırıp beni makineye soktular. O dakikalarda, Defne hocanın derslerde hep bahsettiği “hakikat” karşımda duruyordu. Tanrı hakikatle karşılaşmam için zor ama belki de kestirme bir yol çıkarmıştı, bilmiyorum. Zihin herşeye bir anlam yüklemeye hazır. İşte hakikatin karşımda durduğu o anlarda gözlerimden yaşlar boşalıyordu, biliyordum artık eski ben olmayacaktım.

Radyoterapi görürken ve sonrasında Tamoksifen kullanırken yeni halimi tanıyamıyordum. Sabahları neşeyle yataktan kalkan ben oğlumu yolcu edebilmek için yataktan kazınarak kalkıyordum. Sürekli uyumak istiyordum, yoga dersleri öncesi erkenden gelip arabada uyuyordum. Araba kullanmaya korkuyordum, Seda’nın beni evden aldığı günlerde arka koltuğa yığılıyordum. Ama yorgun bedenim sınıfa adım attığında bukalemun gibi renk değiştiriyordu. “Ritim yoksa yoga yok!” diyordu hocam ama benim yogam da ritim falan yoktu. Hareketlerin arasında nefes alıp nefes veriyordum. Ama içimden bir umutla hergün yoga yapmaya devam ediyordum. İtiraf ediyorum bir kaç kez yoga yaparken nefesim yetmiyor diye oturup yere bir çocuk gibi ağladım. Hocamla ve Sangha’mla tanışalı iki ay olmuştu. Hastanede, ders öncesinde ve sonrasındaki sohbetlerimizde, derslere ara verdiğimiz haftalarda hep yanımda olduklarını hissettiren yeni bir ailem olmuştu. Savrulan ruhların en büyük ilacı sevgi çemberiymiş. Ben yine çok şanslıydım. Hem ailem, hem dostlarım, arkadaşlarım beni sevgiyle kuşatmıştı. Bu süreçte ne kadar içime dönsem de onlar benim hayattan kopmamam için bana hep dengeyi hatırlattılar.

Çok uzattım sanırım:) Ben savrulan ruhumuzun da, kendimize yabancılaştığımız halimizin de bize ait olduğunu düşünüyorum. Savrulan Aylin de benim, fırtına dindikten sonraki Aylin de benim. Yataktan başını kaldıramayan benle, gülümseyerek uyandığım günkü ben birbirine yabancı gibi olsa da, ben hep alıştığım Aylin’i arasam da onu ben sansam da aslında alışmadığım, tanıyamadığım halim de ben’in bir parçası. Rüzgar’da savrulurken kendime yabancılaştığım anlarda yeni beni kabul etmek kolay olmadı…Fırtına dinince, bulutlar dağılınca güneş doğdu… Yeni halin içinde belki de eski o çok tanıdık benden çok daha özgür, çok daha mutluydum.

Her halimizi kucakladığımız güzel bir yıl olsun…

 

thumb_IMG_3872_1024


Yorum bırakın

Düşlerin yetmez ki bana…

 

Ablam bir gece annemle babamın arasında uyurken bir konuşmaya tanıklık etmiş.

“Lütfen artık uçma Metin!“

“Ümit, yukarıda olmak öyle güzel ki!”

Ablam gözlerini kapatmış, babamı bir kuş olarak hayal edip, uykuya dalmış.

1943, Urfa. Babaannem, babam doğduktan sonra onu bir ermişe götürür.  Oğlunun geleceğini tahmin etmesini ister. Ermiş babamı yukarı kaldırır ve “Bu çocuk gökten yanan bir teneke parçasıyla düşüyor ve ölüyor.” der. Babaannem sarsılır, söylediklerine anlam veremez. Ta ki babamın askeri okulda “uçmayı” seçtiği güne kadar…

1981, İstanbul. Kapımız çalınıyor. Annem kapıyı açtığında, kapıda babamın bahsettiği o çaresiz kalabalığı görünce bayılıyor. Babamın bir kuş olduğu ve hayatımızın değiştiği gün.

***

Bir Eylül akşamıydı. Annem “Bozacı geliyor, hadi yatağa kızlar!” dedikten çok kısa bir süre sonra hepimiz ranzadaydık. Anneannemin bize taşınmasıyla, iki odalı evimizin daha büyükçe olan odasını dört kız kardeş ve annem paylaşıyorduk. Ben ranzanın altında annemle yatıyordum. Her gece yaptığım gibi bacaklarımı annemin bacaklarının arasına sokmuş, herkesin uykuya dalmasını bekliyordum. Çünkü sonra dostum ay dede ve yıldızlarla konuşmak için pencereye koşup, sokaktan gelip geçen herkesi babama benzetecektim. Dört kız kardeşin uykuyu geciktirmek için her gece başlattığı oyunu annemin “Hadi artık uyuyun!” diye seslenişiyle istemesek de bitirdik. İşte o Eylül gecesinde sustuğumuz o anda kapı çaldı. Annem “Yatın siz, ben geliyorum!” diyerek odadan çıktığında biz de peşinden gittik. Annem kapının gözünden baktığında rengi değişti, kapının koluna doğru hızlı bir hamle yapıp, kilitli kapıyı hızlıca açtı. Bir anda babamı karşımızda görünce hepimiz donup kaldık. Onu yerde, gökte ararken işte karşımda duruyordu. Yokluğunda resimlerini sevdiğim, geceler boyu gelmesini beklediğim babam, seneler sonra ansızın bir misafir gibi evine gelmişti. Annem kendini babamın kollarına bıraktı, babam da annemi sımsıkı sardı, ikisinin de gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Hepimiz sevinçten ağlıyorduk, şaşkınlıkla birbirimize sarılıyorduk. Annemin arkasından ablamlar da koşup babama sımsıkı sarıldılar. Babam ağlayan gözlerle, ablamları koklayarak öpüyor, saçlarına dokunuyor, elleriyle yüzlerini seviyordu. Bir süre sonra, gördüğüm en anlamlı gözlerle bana doğru baktı, yavaşça çömeldi, kollarını açtı, ben de koşup küçük kollarımla boynuna sarıldım. Sarıldığım o an içimdeki tüm sesler sustu. Dualarım gerçek olmuştu! Kokusunu içime çektim. Ne güzel kokuyordu. Sonra yükseldiğinde beline sarılıp yüzümü karnına gömdüm. Babamın bedeni de kendi gibi zarif ve narindi. İlk kez babamı görüyordum, kokusunu duyuyordum, “Kızım, Aylin, ne kadar büyümüşsün!” diye seslenişini işitiyordum.

Babam içeri girip ona çok yakışan lacivert üniformasını çıkardı. Annemin yokluğunda yıllardır sakladığı pijamasını giyip gülümseyerek yanımıza geldi. “Ümit, bu gece hep beraber uyuyoruz” dedi. Salonun ortasında duran ağır sehpayı hemen kenara aldı. Annemin getirdiği çarşafı yere serip, içerden yatakları getirip yan yana sıraladı. Biz de babama yardım ettik. Sonra hepimiz yatağa atlayıp, kördüğüm olacakmışız gibi birbirimize sımsıkı sarıldık. Babam masal anlatırken uyuya kaldım. Sabah gözlerimi açtığımda etrafıma bakındım, koca yatakta bir tek ben vardım. Mutfaktan yumurtalı ekmek kokuları geliyordu. Babam en sevdiği şarkıyı mırıldanıyordu, ‘Baharın Gülleri Açtı’. Ne güzel bir sesi vardı! Yataktan hemen kalkıp, kasetçalara sevdiği kaseti yerleştirdim. Sonra müzik başladığında yüzünü görmek için mutfağa koştum. İçeri girdiğimde herkes mutfaktaydı. Babam müziği duyup, bana gülümsedi. Sonra beni kucağına alıp, kaldırıp havaya atmak istedi, ama çok ağır olduğum için atamadı, döndürmeye başladı, yere bırakırken boynuma sakallarını batırarak öptü. Beni içine sokmak ister gibi koklayarak öpüyordu. Herkes hayalimdekinden daha mutlu gözüküyordu. Kahvaltı bitince babam eskisi gibi bize kuyruğu uzun uçurtmalardan yapacağını anlatıyordu, sonra uçurtma uçurmaya gidecektik. Daha önce hiç uçurtma uçurmamıştım. Sadece bir kez rüyamda görmüştüm. Masaya oturduğumuzda ilk kez bir eksiklik yoktu, her şey tastamamdı. Babam hem kendi lokmasını ağzına atarken bir yandan da küçük küçük ekmeklere tereyağ ve reçel sürüp hepimizin ağzına tek tek veriyordu. Yerken konuşuyor, ağzımız kulaklarımıza değecekmiş mi gülüyor, eğleniyorduk. Arada sırada annemle babamın küçük küçük bakışmalarını yakalıyordum. Babam anneme ne güzel bakıyordu! Hala ona çok fena aşıktı!

Kahvaltı bittiğinde, ablam bir koşu gidip uçurtma için kırtasiyeden malzemeler aldı. Salonun ortasına yayılıp uçurtma yaptık. Babam sadece kendi yapmıyordu, biz de çırakları olarak ona yardım ediyorduk. Sonunda her birimizin upuzun kuyruklu rengarenk uçurtması oldu. Taksiye binip, Odtü’ye gittik, “Devrim” yazısının hemen önündeki yeşil alanda koşmaya başladık. Ben babamın elinden sımsıkı tutuyordum. Öyle mutluydum ki! Koşmaktan yanaklarımız al al oldu. Uçurtma yarışını tabii ki ben kazandım. Eve geldiğimizde annem çiğ köfte yapmak için akşam hazırlıklarına başlamıştı bile. Babam tamburunu aldı, usul usul çalmaya başladı. Ablamlar şarkılar mırıldanıyor, ben de utanıyordum söylemeye. Onları izliyordum. Babam bana anlattıkları hikayelerdeki babaya ne kadar çok benziyordu. Sonra aklıma bir fikir geldi. Mutfağa annemin yanına koştum. Kısık bir sesle ”Babama pasta yapalım mı anne?” diye sordum. Annem tamam der gibi göz kırptı. Bana bisküvi paketini ve bir tabak verip, “Bunları kır” dedi. O da puding yapmaya koyuldu. Her doğum gününde yediğimiz basit ama çok lezzetli anne pastasını hızlıca yaptık, üstüne de kar taneciklerine benzeyen hindistan cevizini serpiştirdik. Bitince anneme sarılıp hemen babamın yanına koştum.

Ablamlar bir süre sonra acıktık diye konuşmaya başlayınca, babamla annem çiğköfte yapmaya başladılar. Yaparken ayrı geçen günlerin hasretiyle birbirlerine dokunup, öpüyor, sarılıyor, bakışıyorlardı. Birbirini bu kadar seven iki insanın yavrusu olmak, bu sevgiyi hissetmek müthiş bir histi. Anneme sofrayı hazırlamaya yardım ettim. Zaten masa kurmak ve toplamak benim görevimdi. Babamın sevdiği barbunyayı ve söğürmeyi masanın tam ortasına koydum. Salata, marul, çiğ köfte tabağını masaya yerleştirdim. Tatlı olarak yine babamın en sevdiği tatlı olan burma kadayıfını getirip masaya koydum. “Sofra hazır!” diye seslendim. Masada babamın yanına oturma mücadelesini kazanıp, dizinin dibine oturdum. Afiyetle yemeğimizi yerken içimde kelebekler uçuşuyordu. Sürekli konuşuyor, sanki onu göremediğimiz günlerin eksikliğini tamamlamaya çalışıyorduk. Yemek bitince sofrayı kaldırmaya yardım ettik. Sonra salonun ortasındaki halıya uzanıp çoktaş oynadık, kibritten ev yaptık. Annem çayları koymaya gittiğinde peşinden gidip pastayı buzdolabından çıkardım, üstüne bir mum koydum. Sonra gidip salonun ışığını kapadım. Ablamlar “Napıyorsun, kibrit evlerimiz bozulacak!” diye söylenirken ışıl ışıl yanan pastayla babama doğru yürümeye başladım. “İyi ki doğdun baba, iyi ki bizim babamız olmuşsun!” diye şarkı söylerken ablamlar da bana eşlik etmeye başladı.

Babamın gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Onu şaşırttığım için çok mutlu oldum. Her şey babamla güzeldi. Aldığımız nefes bile babamla güzeldi…

***

Baba, biliyor musun, hala içimdeki o küçük kız, babasını çok özlediğinde, ölüme meydan okumak için anı çağırma oyunu oynuyor…

ailem

 

 

 

 


2 Yorum

Yarım Ana

Benim anneannem iki kez öldü. Onun hikayesini yazacak cesareti ya da şevki bir türlü bulamadım. Hikaye içimde geziniyor ama bir türlü kelimelere dökemiyordum. Belki de bir romancının bu hikayeyi kaleme almasını umuyordum! Çünkü ben bir yazar değilim. Ama bunu dert etmiyorum artık, insan belli bir yaşa gelince kendini olduğu gibi kabullenmeyi öğreniyor. Aslına bakarsanız aile geçmişimizin sadece tanık olduğum kadarını bilmiyorum. Çünkü bizim ailede acılar derinlere gömülür ve yara dipte bir yerde bir ömür boyu kanar. Galiba sonunda bu hikayeyi tek bir kişiye bile olsa anlatmak zorundayım. En azından ona bunu borçluyum. Çünkü anneannem beni izliyor, kainatın bir yerinden, açık bir kapı arasından…

Okuldan döndüğümde, ne annem ne de anneannem evde yoktu! İkisi birden bir yerlere gezmeye filan da gitmezlerdi. Ablam kapının eşiğine çökmüş, aklı başından gitmiş gibi ağlıyordu. Ters bir şeyler olduğu kesindi, zaten kısa bir süre sonra ben de olanları öğrenecektim!

Anneannem ölüyordu, üstelik belki bugün belki yarın. Kıymetli radyosundan dinlediği temsilleri son bir kez daha dinleyemeden, o çok sevdiği kan kırmızısı domateslerden bir daha yiyemeden! Sabah okula yetişmek niyetiyle aceleden unutulan o öpücüğün kederi omuzlarıma çöktü, içim içimi kemirirken anneannemin kanepesinin üstüne oturdum, radyosuna bakıyordum. Ölümü anneanneme yakıştırmamıştım. Hayatı çok seviyordu! Daha iki gün önce okul çıkışı kanepesinde oturmuş, radyodaki temsili dinlerken her zamanki gibi yanına sokulmuş, başımı dizine koymuştum. Domates kırmızısı elmacık kemiklerini parmaklarım arasında sıkıştırmıştım, her zaman yaptığım gibi oynamıştım tatlı yanaklarıyla… Sonra “Hadi bana masal anlat!” demiştim. O da “Temsil bitsin, sonra!” deyip, sus işareti yapmış, saçlarımı okşamıştı. Ben de her zamanki gibi radyodaki temsili onun gözlerinde, yüzünde izlemiştim. Birlikte olduğumuz tüm anlarda beni bu dünyanın kabuğundan alıp, hem kendi yüreğimde hem de masal kahramanlarının yüreğinde yolculuğa çıkaran kaptan, babamın yanına mı gidiyordu? Neden beni de yanında götüremiyordu ki?

Dolmuşta yan yana oturmuş, asap bozucu sessizlikte yol alıyorduk. Ablama yol boyunca sormak istediğim ama cevabını öğrenmekten çok korktuğum “O” soruyu soramıyordum. Hastanenin önüne geldiğimizde ablamın elinden kurtulup koşmaya başladım. İkişer, üçer basamak atlayarak koşar adım çıktım merdivenleri. Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi benim ikinci evim sayılırdı, annem o kadar çok getirmişti ki beni, ambulansla bile gelmişliğim vardı.

Ama bu sefer canım bir başka yanıyordu! Hayatımda acıyı ilk kez tüm hücrelerimde hissediyordum. Berbat bir histi! İçimden “Ne olur iyileşsin, ne olur biraz daha bizimle kalsın!” diye dualar ediyordum. Hastane odasının önüne gelince gözlerim karardı, zifiri karanlıkta olduğum yerde donup kaldım. Ellerim ayaklarım titriyor, karnım ağrıyor, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu! Neden yanaklarından öpmeden, tülbendinden çekip onu kızdırmadan çıkmıştım ki evden? Hiç unutmazdım oysa! Nasıl unutmuştum… İçimden bir ses “Buraya kadarmış!” diye fısıldıyordu. Sonunda bir güçle kapıyı açtım. Odadakiler “ Aylin gelmiş!”, diye anneanneme seslendiler. Anneannemin sesi acıyla titredi, yataktan doğrulmaya çalıştı. “ Aylin mi? Kızım mı geldi?” diye heyecanla sorduğunda odada bir sessizlik oldu. İsmimin seslenişi odada soğuk bir rüzgar gibi esti, ürperdim. Anneannemin içinde yanan hasretle seslendiği “Aylin” ben değildim. Ölmeden önce son bir kez, gözlerinde tüten, yollarını gözlediği, yıllardır göremediği, biricik kızının koşup ona gelmesini istemişti! Dünya bir yana “Aylin” bir yanaydı! Gele gele Aylin’in ikamesi ben gelmiştim işte! Sesimi çıkaramadım, koşup ona sarılamadım. Sus pus oldum. Gözyaşlarım içime aktı. Suçluluk duydum. O an, beni teyzem sansın istedim. Belki de susarak ona ilk ve en büyük yalanı o küçük yaşımda söyledim. Ben ses vermeyince odadakiler de yalanıma ortak oldu. Oradan yok olmak isterken öylece dondum kaldım. Sonra anneannem kendinden geçti. Sarılıp, yanaklarını koklayarak öptüğümde uyuyordu. Onu son görüşümdü.

O odada öğrenecektim, beklediklerimizin gelmeyeceğini! Gelecekler zaten kalbimizi yormadan gelirdi… Kursağımda bekleyecek suçluluk illetiyle o gün tanışacaktım! Acaba, anneannemin bu alemdeki son dileğini gerçekleştirmiş miydim? Yoksa o sessizliğin beklenenin gelmeyeceğinin habercisi olduğunu anlamış mıydı? Bilinmezlik içinde anneannemi, etrafımda parlayan güneşimi kaybettim! Anneannemi dünyadaki herkesten, her şeyden, bahçedeki dut ağacımdan bile daha çok severdim. Derin bir yalnızlık çöreklendi içime.

 

IMG_9642


Yorum bırakın

Yaşamı hafife alabildiğimiz günlere !

Merhaba Sangha,

Üç gündür doğanın içimde kaldığımız ev Nuh’un gemisine dönüştü. Bahçede yaşayan tüm hayvanlar sanki büyük bir tufan yaklaşıyormuş gibi kapı aralıkları, pencere deliklerinden içeri atlamanın bir yolunu buluyor. Başta kötü hava koşulları sonrası -bahçe ıslak olduğu için- yaşamlarını kurtarmak için geçici sığınma taleplerini doğal karşılamıştık. Ancak hava ısınıp, bahçe kuruyup hayat normale döndükten sonra hala bizim eve akın akın yol yapıp girmelerinin nedeni ne olabilir? Acaba bizler gibi onlar da bulundukları ortamlardan sıkılıp değişik yerlere keşif yapma arzusuyla mı hareket ediyorlar, yoksa benim onlara zarar vermemek için bulduğum rollercoaster çözümü hoşlarına gitmiş, eğlencenin tadını almış, tekrar tekrar sıraya girip adrenalin istedikleri için mi geliyorlar? Ya da bir nedeni yok mu? Kendimi, başıma gelen bu şey için ( herşey için ) açıklamalar bulmaya çalışken yakalıyorum. Bulabilirsem engelleyeceğim! (sanki!) Benim zihnim her olayın bir nedeni, amacı olduğuna ilişkin düşünmeye, çıkarımlarda bulunmakta usta. Peki ya bir nedeni yoksa? Oysa sadece ben değil insanoğlu amaç temelli düşünmeye meyilli. Bu yüzden de evrenin yaratımı, kendi varoluşunun bir amacı olduğunu düşünüyor. Neyse bu konu çok derin, başka bir yazının konusu. Her sabah uyanıp, Rüzgar uyanmadan misafirlerimizi bulduğum rollercoaster çözümüyle evden çıkarmakla uğraşıyorum. Gece tedirgin uyuduğum ve istemsiz sürekli uyanıp yatağı kontrol ettiğim için de sabahları erken uyanamıyorum. Kalkar kalkmaz önce evin içini sonra da kapının dışındaki alanı temizliyorum. Sonra kahvaltı hazırlamaya girişiyorum. Yogamı denizden sonraya ertelediğimden yoga yaparken kendimi yorgun hissediyorum. Zihnim ayaktaki hareketleri bitirip asanalara varmaya odaklı, geçişleri hissederek değil zihnimdeki sıralama üzerinden yapıyorum. Yoganın antibiyotik gibi hergün aynı saatte yapılmasının önemini bir kez daha iyi anlıyorum.

Sabah temizliği sırasında yaşamda karşılaştığım durumları ne kadar hafife alabildiğimi düşündüm. Hatta hafife alamamış olacağım ki sanghamın canım bülbüllerine yazıp, içimi bir güzel döktüm:) Doğu felsefelerinin kökeninde, özellikle Zen öğretisinde, espri yapmak, ciddiyetinden vazgeçebilmek ve gülmek mistik bir yolculuğun temel taşları olarak görülür. Peki benim bu yeteneğim ne kadar gelişmiş? Talihsiz bir olay başıma geldiğinde o olayı ne kadar kucaklayabiliyorum, gülebiliyorum, kabul edebiliyorum. Hatta dalga geçebiliyorum. İlk başta güldüğüm olay tekrar tekrar ettiğinde nasıl davranıyorum? İlk verdiğim tepki ne kadar değişiyor? İlk karşılaştığımda gülebildiğim bir olaya tekrar ettiğinde yine gülebiliyor muyum? Sabırlı olup geçmesi için zaman verebiliyor muyum? Müdahale mi etmek istiyorum? Ne kadar teslim olabiliyorum? Hayat kendini gözlemleme ve fark etmekle geçiyor. İlişkiler de yaşadığımız hikayeler de bizim aynamız. İlişkilerde verdiğimiz tepkilerin ne kadarını içimizdeki çocuk, ne kadarını yetişkin veriyor? İnsan kendini ne kadar izlerse, fark ederse o kadar da değişim beraberinde geliyor diye düşünüyorum. Yaşamı hafife alabildiğimiz günlere diyerek yazımı bir alıntıyla bitiyorum.

Hocam Defne Suman’ın Mavi Orman’ından:

Tom Robbins, esas bilginin kaçak bilgeliğinde (crazy wisdom) saklı olduğunu söylüyor.

Kaçık bilgeliği, geleneksel -basmakalıp- bilgeliğin tam tersi. Hayatı kısıtlayan tabuları yıkmayı, insan ruhunu genişletmeyi, beyni hafifletip özgürleşmeyi amaçlayan dünya görüşü. Bu felsefe, dalgaya karşı yüzmememizi, neşe içinde kısa kibriti çekmemizi, güvensizliği kucaklamamızı, bütün insanların/öğretilerin dogmalarını kırmamızı, kimselerin yapmaya yanaşmadığı işleri üstlenmemizi öneriyor bize.

Sevgilerimle

64CD08F2-77AB-4151-915D-9AD9721C03C5


Yorum bırakın

Hop Hop Solucan, Hop hop Kırkayak!

Merhaba Sangha,

Bir gün önceden devam etmeliyim. Hani sineklerden kaçıp kendimizi odaya kapatmıştık. Yatakta başımıza gelenlere çok güldük sonra Rüzgar facetime üzerinden maceralarımızı anlatmaya koyuldu. Ben de sohbetlere dahil oldum. Odada iki kişiyken bir anda çoğaldık, sonra uyuduk. Sabah gözlerimi açtığımda, ilk iş pencereden dışarıya bakıp güneşi aramak oldu. Hava ne açık ne çok kapalıydı. Yatakta keyif yaparken, gökyüzünden bam bam seslerini duyunca yataktan fırlayıp kalktım. Odadan çıkıp kapıya doğru yöneldiğimde yağmurdan kaçan tüm tırtıl, solucan, kırkayakların evimize sığındığını gördüm. Üzerilerine basmadan kendimi dışarı attım. Çamura gömülü arabamızı çıkarabilmek için epey uğraştım. Direksiyonu sağa sola çevirip bulunduğu yeri değiştirmeyi denedim. Biran umutsuzluğa kapılır gibi olsam da, denemeye devam ettim ve sonunda çamurdan kurtulmayı başardım. Yolun devamı da çamur olduğu için tedirgin bir şekilde gaza çok basmadan devam ettim. Neyse ki evin kapısındaki taşlık yola kadar arabayı sürmeyi başardım. Tatlı ev sahibimiz pencereden beni görmüş olacak ki yanıma gelip bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sordu. Bahçedeki hortumla arabayı yıkayıp yıkayamayacağımı sordum. Araba yıkamak çok keyifliymiş, ilk deneyimim oldu. Sonra yağmurdan kaçıp evimize sığınan dostlarımızı, tek tek kağıda hoplatıp yavaşça yuvalarına bırakırken, Rüzgar anne, baba, çocuktan oluşan kedi ailesiyle oynamaya başlamıştı bile. Buraya geldiğimizden beri kedi ailesinin yemeklerini verip, sularını koyuyor, karıncalanan tabaklarını temizleyip, yıkıyor. Uzaktan onu izleyip gururlanıyorum.  Böyle doğanın ortasında sakin, huzurlu tatillere ilk başta alışamasa da bu sefer onun da doğada olmanın keyfini çıkardığını görmek beni inanılmaz mutlu ediyor. Oğlum benim tam zıttım, ben ne kadar içe dönüksem, o da o kadar dışa dönük. Sabah uyanır uyanmaz telefonu eline alıp snapchat’i açmak yerine bahçeye koşup, kedilerin yanına gidiyor. Hamağa yatıp kuş seslerini dinliyor. Bunları içten gelerek yaptığını görmek gibisi yok! Dün gece yediğimiz yemek sonrası hareket edemedik. Yediklerimizi sindiremediğimiz için sabahleyin hala karnımız şişti. Biz de kahvaltı yapmamaya karar verdik. Salonun bir köşesinde Rüzgar basketbol antrenmanı, diğer köşesinde yogamı yaptım. Yağmurdan sanırım daha ısınmalarda belimi, diz kapaklarımı, bileklerimi çevirirken zorlanmaya başladım. Hareketleri yaparken D hocanın söylediği gibi kafamın üstünde bir su torbası varmış gibi düşündüm, geçişleri hissederek yapmaya çalıştım. Vaişaka’da nefesimi saymadan apanayı hissederek uzunca bekledim. Çakri’de elimde kırmızı bir pelerin vardı, dönüşleri yaparken dengemi kaybetmedim. Yogamudrasana’da Rüzgar “Acıktım Anne!” diyince ben de devam etmeyip, Warm Down’lara geçtim, yogamı bitirdim. Sonra yemek yemeğe Alexandroupoli’nin en güzel lokantası Nisiotiko’ya geldik. Hafif bir şeyler atıştırıp, yolda gözümüze kestirdiğimiz basketbol sahasına gittik. Güneş tepemizdeyken Rüzgar’a sayısız ribaunt verdim o da sıkı bir antrenman yaptı. Ben yogaya ne kadar tutkuyla bağlıysam Rüzgar’da basketbola. Benim matım, onun topu nereye gidersek gidelim hep yanımızda! Rüzgar terleyip yorgunluktan bittiğinde kendimizi Makri sahiline attık. İki yunus dalgallarla oyun oynamaya başladık. Bugün de böyle geçti…

Kendinize iyi bakın canım sangha, sevgilerimle…

unnamed (2)

IMG_8683.JPG